Çapxane Ararat'ın Hikayesi - 2

Çapxane Ararat yayınına bu Çekçe “Kürtlerin efsanesi ” broşürün basımıyla başladı arka kapağında Kürdistan’ın haritasıyla. İkinci yayın Kürdistan’ın A1 büyük formattaki haritasıydı. O da basıldı. Ama sorun bunları matbaadan dışarı çıkarmaktaydı.

Yekta Uzunoğlu

13.05.2018 | 21:18

Çapxane Ararat'ın Hikayesi - 2
Makaleyi Paylaş

1974 yılında Pavel’in ninesinin partizanlara İkinci Dünya Savaşı sırasında erzak, ekmek, peynir, sucuk götürdüğü o partizanlardan birisi bu arada bağlı oldukları vilayetin komünist partisi sorumlusu olmuştu ve tüm yetkilerin onda birleştiği kişiydi artık o. Pavel’in ninesi parti binasındaki makamının kapısına geleneksel köylü giysileriyle bir gün dayanır ve alıştığı ona has yüksek sesiyle: "Utanmıyor musunuz benim torunuma yurtdışı seyahat müsaadesi vermemeye! O en az benim kadar vatanını sevendir, Batı’ya niye kaçsın ki?” haykırır. Bu olayın akabinde Pavel’e iki hafta içinde inanılmaz bir hızla Batı Avrupa’yı bir aylığına seyahat etme müsaadesi verilir. 

Hem de Sosyalist Öğrenci Örgütü’nün bile üyesi olmamasına rağmen -ki komünizmin o yıllarında bu görülmüş bir vaka değildir-.

Beraber uzun hazırlıklardan sonra benim VW Tosbağa arabamla Batı Avrupa’yı gezmeye çıktık. Hem gezecek hem onun Batı Avrupa’ya göç edip bir daha dönemeyen akrabalarını ziyaret edecek hem de benim Paris’teki arkadaşım Kendal Nezan’ı ve diğer akrabalarımı görecektik...

Ve bunu “delikanlılık” heyecanıyla yaşadık. Dönerken Kendal benim ancak dinmeyen ısrarlarım üzerine Kürdistan’ı birkaç kez gezmiş Fransız gazetecisi ve fotoğrafçısı Jean Bertolino’nun fotoğraflarının bir kısmının film kopyalarını verdi.

Biz Çekoslovakya’ya döndükten sonra bu filmleri diyapozitife dönüştürdük ki, ayda iki kez ADVENTİS’lerin Çekoslovakya’nın farklı kentlerindeki gizli ibadetgâhlarını dolaşıp onlara Tevrat’taki kutsal mekânların bir kısmının Kürdistan’da olduğunu, Cennetin kendisinin Harran Ovası’nda olduğunu, Nuh’un gemisinin konakladığı Ağrı Dağı’nın da yine Kürdistan’ın kalbinde yattığını gösterip-anlatalım... Diyapozitiflerle anlatır, hafta sonunu onların geleneğiyle beraber geçirirdik. Kâh Polonya sınırındaki bir kasabanın gizli bir ibadetgahında, kâh Almanya sınırında, kâh Slovakya’da... Böylelikle tüm ADVENTİSLER Kürdistan’ı tanımış ve bu sayede Kürdistan o gizli, saklanan, sürekli devlet kurumlarınca izlenen toplulukta bir efsane olmuş, ağızdan ağıza dolaşan kutsal bir topraktı artık. Gittiğimiz her yerde büyük ailenin birer sevilen, sayılan, “yiğit” ferdiydik...

O yılların Komünist Çekoslovakya’sında en sıkı iç disipline sahip olan, ser verip sır vermeyen tek topluluk ADVENTİSLERdi. Ben onlarda Tevrat’ı, İncil’i, Telmut’u, Ortadoğu’nun kadim tarihini, onlarda bende o toprakların tanıdığım bölümünün o yıllardaki durumunu, o topraklarda yaşayan Kürtleri, Kürdistanı tanıdılar.

Yıl 1976 idi, bir gün Pavel’le Kürtleri Çeklere daha çok tanıtmanın ancak yayınla olabileceğini, Kürt ve Kürdistan’ı tanıtan broşürler yazmak istediğimi ama bunu resmi makamların, resmi basım evlerinin asla basmayacaklarını söyledim. 1975 yılında Çekoslovakya’da yaşayan Başur Kürt öğrencilerinin Saddam’ın isteği üzerine tutuklanıp Irak’a ölüme gönderilmelerini protesto etmek için Prag’daki İsveç Büyükelçiliğini Haci Ahmedi’yle organize edip işgal edişimizin üzerinden henüz bir yıl geçmişti...

Aynı dönemde Çekoslovakya’nın İngilizceden Çekçe’ye kitap tercüme eden daha sonra Çek tarihindeki en seçkin mütercim ödülünü alan Jaroslav Koran’la tanışmıştım. Ki Jaroslav Koran komünizm yıkıldıktan sonra özgür seçimle Prag’ın seçimle işbaşına gelen ilk belediye başkanı oldu. Ben Kürt atasözlerini toplayıp Çekçe’ye tercüme etmiştim. Ama atasözleri tercüme açısından oldukça sorunlu bir girişimdir. Aslına sadık kalarak mı tercüme edilecek yoksa o tercüme edilen kültüre yakınlaştırılarak mı? J. Koran’ın tavsiyesiyle ikisinin arasında bir yolla tercüme ediyordum bizim ulusal zenginliğimizin aynasını, J. Koran da tüm gönlüyle düzeltiyor, edite ediyordu.

Pavel bana halasının oğlu Vladimir Korensky’nin çok başarılı bir baskı uzmanı olduğunu, içinde istemese de Polonya sınırında yaşadıkları ve benim Pavel’le defalarca ziyaret edip Kürdistan hakkında seminer verdiğim- kentten Prag’a tayininin çıktığını ve Sosyalist Gençlik Birliğinin bile üyesi olmamasına rağmen Komünist Partisinin resmi yayın organı Kızıl Hak’ın ( Rude Pravo) basıldığı baskı evinde usta başı olduğunu ve işçi evinde kaldığını söyleyince "Hadi hemen ona gidelim,” dedim. Reddetmedi. Aynı gece, otobüslerle, tramvaylarla daha sonra çamurdan geçerek kaldığı Maringot İşçievine vardık. Tanıdığım, seminer vermeye gittiğimizde evlerinde kaldığımız kişiydi Vladimir. Ondan eğer broşür yazarsam basıp basamayacağını sordum. Tereddütsüz “Sonu uranyum kömür ocaklarında çalışmak da olsa yaparım” oldu yanıtı, ona has sakin, sükûnet dolu sesiyle. Babası da nihayetinde inancından ötürü yıllarca uranyum ocaklarında zorla çalıştırılmıştı.

“Peki ya seni, senin elinin altında çalışan işçiler ihbar ederse!” demeden kendimi alıkoyamadım. "Onu bana bırak, onlar beni ben onları tanıyorum..." oldu yanıtı.

Böylelikle artık Çapxane Ararat yayınına başlayabilmesi için hiçbir engel kalmamıştı, var olan Çekoslovakya’nın komünist yasaları hariç. Ve ilk yayını "Kürtlerin Efsanesi" Legenda o Kurdech olacaktı.

Kapak çizimi için bir Çek ressam arkadaştan ricada bulundum. Yanıtı bu benim için onurdur oldu! Akabinde Kürtlerde Aşk broşüründe kağak resmini çizen oldu. Ve hâlâ elden ele dolaşan, internetten izleyebildiğim kadar birçok kişinin kullandığı Mem û Zin’in renkli tablosu çizildi ve çizende o ünlü Çek ressamı Vlasta’ ydı.

Çapxane Ararat yayınına bu Çekçe “Kürtlerin efsanesi ” broşürün basımıyla başladı  arka kapağında Kürdistan’ın haritasıyla. İkinci yayın Kürdistan’ın A1 büyük formattaki haritasıydı. O da basıldı. Ama sorun bunları matbaadan dışarı çıkarmaktaydı.

Vladimir’le şöyle anlaştık. Ben arabamı matbaanın yan tarafındaki pencerelerin altında park edip kapısını açık bırakıp gidecektim her sabah. Akşamları da gelip alacaktım. Ya da akşam nöbetleri olduğunda tam tersini yapacaktım. Yani akşam arabanın kapısını kilitlemeden orada bırakacak sabahları gelip alacaktım. Aldığımda da bagajın arka koltuğunun üstünde battaniyeyle saklanmış broşürler, haritalar olacaktı.

Ama Volkswagen Tosbağa’nın hem bagajı çok küçüktü ve hem de komünizm döneminde yabancıların arabasının plakaları -uzaktan bile yabancının arabası olduğunu gösteren plakası- vardı. Çeklerin arabasının plakaları beyaz –siyahtı. Ama bizimki yeşil üstüne sarı harflerle basılmıştı ve o dönemde Çekya’da tüm yabancıların belki bin arabası vardı. Yabancı plakalı bir arabanın ve hem de yabancı bir marka aralıksız her yönden gözetim altında olduğum bu şehirde böyle bir kaçak yayın evi açıp kaçak devlet matbaalarında broşür, Kürdistan haritası bastırtmak herhalde bir nevi intihardı. Daha sonra arabası ender olan Çek dostlarımla bazen bir haftalığına bazen daha uzun bir süre için arabalarımızı değiştirirdik. Onlar için de bir Volkswagen Tosbağa’ya binmek biraz daha zevkli geliyordu ve onlardan aldığım arabayı o sokağa kapısı açık olarak bırakıyor sonra gidip içi doldurulmuş halde alıyordum. Birkaç haritayı Kendal Nezan’a Paris’e giden bir dost aracılığıyla gönderdim -ki o dönemde yılda kaç kişi Komünist Çekoslovakya’dan Paris’e gidiyordu- Kendal hemen bana mektup gönderip kendisine 2000 tane Kürdistan haritası göndermemi istedi. Orda bir komele kurmuşlardı. Kendal Türkiye’den burs aldığı için resmen gözükmüyordu ama faaliyetlerine tedbirlerini alarak iştirak ediyordu. Bu haritaları katıldıkları şenliklerde satmak istiyordu. O dönemde Dünya İlerici (Sosyalist) Sendikalar Birliğinin Merkezi Prag’daydı ve Dünya İlerici Sendikalar Birliğinde tabii ki Fransa’nın Komünist Sendikası CGT ve Sosyalist Sendikası CFDT’nin de temsilcileri vardı. Ve ikisi de benim çok yakın dostlarımdı. Hele hele Yves Beguine. Ondan bu haritaları -ki yüz kilodan ağırdı- Fransa’ya devletin dikkatini çekmeden gönderip gönderemeyeceğini sordum. Fransa’nın Bretagne Bölgesindendi ve onlarda Paris’teki merkezi hükümete kendi kimliklerini korumak için başkaldıran bir etnik gruptu. Hemen kabul etti ve birkaç partiyle CGT’ye gönderdi ve CGT Kendal’e haber vererek gelip oradan kolileri almasını söyledi ve böylelikle Prag’da basılan baskıların Batı Avrupa’ya giden yolu açıldı.

Ata Sözlerinden sonra " Kürtlerin Vatanı" isimli broşür basıldı. Akabinde "Kürtlerin doğuş efsanesi" ve akabinde de Prof. Joyce Blau’nun Fransızca kitabı "Le Probleme Kurde” tam 1500 nüsha basılarak yine aynı yolla Fransa’daki Komele satıp da kirasını ödeyecek para sağlaması için Paris’e gönderildi.

Bu arada Kürt Atasözleri basıldığında bir gece gözetim altında olan Dr. Kasemlo’ya telefon etmeden gittim ve bir çanta arkadaşlarına, geniş çevresine hediye olarak dağıtması için götürdüm. Rahmetli kitapları görünce gözlerine inanamadı, şaşkına döndü. Hem atasözlerinin Çekçe’ye çevrildiğinden hem de basıldığı, onu hayretlere düşürmüştü. Kimle nasıl tercüme ettiğimi, kimin bunu nasıl bastığını merakla sordu. Bende her zamanki gibi tüm hikâyeyi kendisine anlattım. Buna rağmen bana hâlâ hayretler içinde bakıyordu.  Bana:

“Bunu devlet öğrenirse başına ne geleceğini biliyor musun? Sana yardım eden o Çekler biliyor mu?" diye sorunca:

“Hocam biliyorum beni hapseder belki Türkiye’ye teslim ederler. Zaten geçen sene İsveç Büyükelçiliğini basıp açlık orucunu tuttuğumuzdan sicilim kabarık, onun için muhtemelen beni Türkiye’ye gönderirler. Arkadaşlarımı da hapse ve cezası 8 yılmış,” deyince hayreti kızgınlığa dönüştü ve "Bunu bilmenize rağmen mi yapıyorsunuz?"

“Hocam ben yapmazsam, biz yapmasak kim yapacak, ben adam öldürmüyorum, hırsızlık yapmıyorum vs. sadece halkımın davasını dünyaya duyurmak istiyorum. O da komünist bir ülkede eğer o komünist ülke bundan ötürü beni cezalandıracaksa varsın cezalandırsın."

Sonra sakinleşince kalktı. Ben de kalktım. Beni kucakladı, göğsüne bastı, babacan tavrı ile saçlarımı okşadı ve "Ne olur dikkat edin," dediğinde vedalaşıp ayrıldık.

Kürdistan haritası basıldığında yine kendisine götürdüm. Bana “Çılgınsınız,” dedi, “bu işleri bırakırsın zannetmiştim ama seni vazgeçtirmek, caydırtmak mümkün değil.” Oturup bir kahve ve sigara içtikten sonra:

“Madem bundan vazgeçmeyeceksin benim için de bazı şeyleri bastırtabilir misin? diye sordu. 

“Tabii ki Hocam. Bu ne biçim soru ama tek ricam sizin etrafınızdaki benim yakın arkadaşlarım sizin de partinizin üyesi Rojhilatlı öğrencilere bir şey söylemeyin.”

Gülümsedi anlayışla karşıladı ve bana sol-yukarıdan zımbalanmış 10-12 sayfalık bir A4 boyunda Arap harfleriyle yazılmış üstünde partisinin amblemi olan bir broşür verdi.  Ve sadece 200 tane basmamızı istedi ama bu teknik açıdan mümkün değildi. Çünkü makinalar o kadar büyüktü ki harekete geçirip durduruncaya kadar 1000 basıyordu. Bende kendisine 1000 tane getirince şok oldu, herhalde evde bırakacak, saklayacak bu kadar yerde yoktu. Matbaanın Komünist Partisinin resmi yayın organı Kızıl Hak’ın olduğunu da söylediğimde şaşkınlığını dile getirmek zor. Yani biz en fazla denetilen bir yerde afişler, broşürler, kitaplar basıyorduk ve devletin haberi olmuyordu.

Rahmetli 1977 yılının sonlarına doğru Çekoslovakya’dan çıkartılıncaya kadar partisinin tüm bildiri, broşürlerini biz basardık, rahmetli de bu yüksek miktarlarda basılanlar için Avrupa’daki parti üyeleriyle İran’a kadar ulaşılmasının yolunu bulmuştu.

Çapxane Ararat 1979 yılına kadar yayınına devam etti. Ta ki ben okulu bitirdikten sonra Çekoslovakya’dan çıkarılıncaya kadar.

Dağıtımını da Çarls Üniversitesi’nin Bilimler Akademisi’nin tüm çalışanlarını gösteren kitaplar vardı, o kitaplardan aldığımız isimlere bazen sabah saatlerine kadar daktiloyla zarfların üzerine adresleriyle yazıyor, içine her seferinde broşürleri bırakıyor, ağzını kapattıktan sonra (gönderici ismi adresi olmadan) ya o fakültelerin posta kutularına elden götürüp atıyorduk ya da pul alıp yapıştırıp farklı sokaklardaki farklı posta kutularına atıyorduk. 2. sınıftan sonra her hafta sonu hastabakıcılığı yaptığımız için hem ben hem de Pavel burslarımızla birlikte yeni mezun olmuş bir doktordan daha fazla gelirimiz vardı, en büyük giderimiz ise Çapxane Ararat’ın yayınlarını baskıya hazırlamak, sonra da pul ve zarflar almaktı... O yıllarda Çekoslovakya Üniversite ve yüksek okullarında eğitim veren asistanından profesörüne kadar bizden içinde Kürtleri ve Kürdistanı  tanıtan bir broşürü  gönderenin meçhul olduğu bir zarfla almayan yoktu. Amacımız her şeyden önce akademisyenleri Kürt ve Kürdistan üzerine aydınlatmaktı. En büyük giderimiz posta puluna verdiğimiz bedeldi. 

Üniversiteyi bitirip Çekoslovakya’dan çıkartılıp Batı Avrupa’ya geçtiğimde ziyaret ettiğim her Kürt yurtseverin evinde, yurdunda, derneklerin duvarlarında Prag ta  bastığımız Kürdistan haritasını görmek yaşadığım en büyük mutluluklardandı yaşamımda...

Çapxane Ararat’ın tüm yayınlarından birkaç nüshası şimdi Lybri Prohibri Kütüphanesinde, Çekoslovakya devlet arşivinde , Paris Kürt Enstitüsü’nde ve Brüksel Kürt Enstitüsü’nde mevcuttur.

Bu, Avrupa’da Temel İnsan Haklarından mahrum bırakılmış mazlum bir halkı tanıtmaya çalışan Avrupa’daki ilk Kürt yayınevinin kısa belki okuyucu yoran hikayesiydin 2. bölümüydü. 

Not:

Pavel Martasek şimdi dünyanın en tanınmış bilim adamlarından biridir ve AB’nin en büyük bilimsel araştırma projesinin başındaki uzmandır.

Vladimir Korensky, baskıcılığı bırakıp uzun yıllar papazlık yaptıktan sonra kendisini genetik araştırmaya verdi.

Bu makale toplam: 2236 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:11:49:44
Etiketler: yekta uzunoğlu
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad
x