Yahya Munis: PKK ile Nereye Kadar–5

PKK ile Nereye Kadar–5

Kemalist rejimin önceden planlamış olduğu bu çatışmayı fırsat bilerek, çatışma bölgesinde ki Kürtlerin önüne iki seçenek koydu: 'Ya benden yana ya da PKK'den yana olacaksın' dedi.

Yahya Munis

16.09.2019, Pts | 20:39

PKK ile Nereye Kadar–5
Makaleyi Paylaş

"Kürt meselesinin çözümü için alternatif çözüm projesi" dizinin bir önceki bölümü olan 4. bölümünü şöyle bitirmiştik: “Tarihi Kürt düşmanı İngilizler, Mustafa Kemal'e Kemalist Türkiye devleti kurarken, kedisine vekaleten, onlarla mücadele etmek için iki emanet bırakıyor. Kürtler ve İslam dini ile mücadele. Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal yaşamı boyunca bu iki emanete dair vasiyeti en mükemmel şekilde yerine getirdi." Kemalist rejim, Efendisi tarafında kendisine tavsiye ve vasiyet edilen Anadolu toplunun tümünü, "İslami ahlakı tahrip etmeyi amaçlayan ve Kürtleri bitirme ilkeleri," "Türk devleti karşılığında" Anadolu'daki Türkler arasında çok da fazla bir pürüzle karşılaşmadan çok rahat uygulama gördü. Fakat bu "Kemalist proje," “90 yıl süre zarfında, her türlü baskı ve katliamlara rağmen, Kürdistan da (Nakşibendi Tarikatının ve onların kurmuş oldukları Kürdistan medreselerinin ölümüne direnme çabalarıyla,) ne asimilasyon gerçekleşti ne de Kemalizm’in ilkeleri uygulama sahası bulabildi. Ta ki bu projenin devamı olan Kemalizm’in Kürt versiyonu PKK'yi devreye sokuncaya kadar..." https://www.nerinaazad.org/tr/columnists/yahya-munis/pkknin-devreye-sokulmasi-4

Peki PKK devreye girince ne yaptı? 

Sırtını derin ve karanlık güçlere dayayan PKK, sözüm ona Kürtlük davası ile Kürtlerin yeminli ezeli düşmanı Kemalist rejime saldıracağına, ilk faaliyete başlar başlamaz taşeronu olduğu Kemalist rejim adına iki yönlü çalıştı:

1. si, Haydutvari bir şekilde Kürt burjuvazisini haraca bağlaması, Kürtlerin adeta nitelikli beyni olan ve kontrol edip pasifize edemediği aydınlarına, okumuş ve bilgi donanımlı Kürtlerin geleceği olan yetişmiş gençlerine saldırdı, öldürdü, biçti ve bu nedenle canını kurtaran, ya dış ülkelere, ya da Anadolu'nun batısına kaçtı. Böylece nitelikli insan, Kürt toplumunun can damarı olan burjuvazisini kaçırtmakla Kürdistanı insan bakımında çoraklaşmış bir hale getirdi. Kürtlerin kolektif aklı olan Kürt aydınlarını etkisizleştirip göç ettirmesiyle adeta Kürtlerin başı kesildi. Kürtler o günden beri başı kesilmiş tavuk gibi olduğu yerde can çekişip, çırpınıp durdu. Başın yerine ayak konmaya çalışıldı, fakat uyum sağlanmadı. Çünkü ayağın görevi, beyinin vereceği talimatlar doğrultusunda gövdeyi istenilen yere taşımak, maksada–amaca ulaştırmaktır. Başın kesilmesiyle beyin ortadan kalkınca gövde şaşkın ördek gibi ortada dolaşıp durmaktan başkada bir şey yapamadı. Kaba güce dayanarak sefil sokak ve köylü siyasetiyle kendilerine göre siyaset mühendisliğine giriştiler. Ve neticesinde Elo'yu Kürtler üzerine ağa yaptılar. Bununla; " Eger ağayême Elo bit, wê xarnamejî çilobit" (Yani eğer ağamız Elo ise katğımız–yemeğimiz de çalı olur) Kürtlerin meşhur ata sözünü hayata geçirdiler. Ayriyeten PKK, bu beyinsiz ve sefil siyasetle Kürtler üzerine Ziya Paşanın; "Akılsız başın cezasını ayak çeker" enfes sözü de Kürtlerin toplumsal hayatlarında yaşam buldu.

 2. si ise, "Komünistlik" fantezisine kapılarak devletsiz Kürtler için adeta silahlı koruması olan ve Kürdün fıtratına, dinine, toplumsal sosyal yapısına uygunluğu ile beraber, diline, kültür ve gelenek– göreneklerine sıkı sıkıya bağlılığı, kendi içerisinde barından, toplumsal birliği de sağlanmasına yardımcı olan ve devletsiz Kürtler için bir nevi sivil toplum kuruluşu görevi yapan Kürt aşiretlere saldırdı. Bu saldırı ile şimdiye kadar Kemalist rejimle Kürtler arasında sürmekte olan çatışma, bu rejimin taşeronu olan PKK sayesinde artık Kürler arasında çatışma başladı. Kemalist rejimin önceden planlamış olduğu bu çatışmayı fırsat bilerek, çatışma bölgesinde ki Kürtlerin önüne iki seçenek koydu: "Ya benden yana ya da PKK'den yana olacaksın" dedi. Devletten yanayı kabul eden Korucu oldular. Yerlerinde kaldılar. PKK'den yanayı kabul edenler de dağa çıktılar. Hiç birini kabul etmeyenler ise (ki Kürt halkının ezici çoğunluğu bu konumda idiler) Anadolu'nun batısına göç ettiler. Bu göçle Kürdistan'ın çatışmalı bölgedeki Kürt nüfusunun yüzde 60'şı, nitelikli aydın kesimin yüzde 75'şi ve Kürt sermayesinin de yüzde 70–80'nı Anadolu'nun batısına göç ettirildi. Böylece plan gereğince kendilerine göre artık Kürt devletinin kurulması imkansızlaştırıldığını ortaya koymuş oldular.

İyi hatırlıyorum 1980' lerin sonlarında Özal şunu diyordu: "Eğer köyleri boşaltıp Kürt nüfusundan 1–2 milyonu batıya göç ettirebilirsek bu meselenin (yani Kürt devleti kurma meselesini) kökten hal etmiş oluruz." Fakat PKK sayesinde 1–2 milyon değilde (TBMM' de ki göç komisyonu verilerine göre) tam 4200 Köy ve Mezra’nın boşaltması ile Kürdistan da tam 5–6 milyon insan göç ettirildi. İşin en vahim yönü, çoğu varlıklı ve nitelikli bu insanları Anadolu'nun batısına göç ettirmekle Kürdistan ekonomisi felç olmakla beraber, bunların aynı zamanda asimilasyona da mahkûm edilmesine sebep olundu. Bununla adeta Kürdistan boşalttırıldı ve plan gereğince Kürt devleti de imkansızlaştırıldı. Zaten bunun neticesinde, Öcalan, PKK ve onun sivil uzantıları olan HDP gibi partiler işi; "Kürtlere devlet gerekmez, Kürtler için devlet kurmak haramdır, biz Kürt devlet fikriyatını çöp kutusuna attık, Kürtlere bırakın devlet, federasyon ve hatta özerkliğe bile gerek yok, mevcut Türkiye her şeyi ile Kürtlere yeterlidir." (Belki fazladır. Adeta Kürtler otursun oturdukları yerde) der gibi. 

Öcalan’ın kendi isteği ve imzası ile savcılığa verdiği verdiyi ifadede; “ Atatürk’ü kendine rehber ettiğini, mevcut Türkiye her şeyi ile Kürtlere yettiğini, Kürtlere ne devlet, ne federasyon ne de özerklik gerekmediğini ve örgütümü de Türkiye’ye bağlayacağım” v.s….  

1990' ların ortasında Kürt meselesi ile ilgilenen ve kuzey Kürdistan'ı adeta karış karış gezmiş olan bir ABD’li diplomatla bu konuları konuşurken mealen şöyle dedi: "Bakıyorum Kürdistan bölgesindeki nitelikli aydın insanların çoğu ve Kürt sermayesinin ezici çoğunluğu batı Anadolu'ya göçmüş. Kalan insanlarla Kürdistan kurulmaz. Bu insanların çoğu Kürdistan'a geri dönmeleri lazım. Ben bunun için ABD hükümetine bir rapor sundum. Bölgeyi cazip bir hale getirmek için ABD öncülüğünde Kürdistan bölgesinde” "nitelikli sanayi bölgeleri kurulması zorunludur." Nitekim Bülent Ecevit başbakanlığı döneminde ABD'nin böyle bir girişimi olmuştu fakat Ecevit bunu kabul etmeyince plan yürürlüğe girmemişti.    PKK tarihine baktığımızda, hep Kürt kanın akıtılmasında katkısı, tüm Kürt kazanım ve çıkarlarının karşıtlığı vardır. İhanet suçlaması ile Kürt insanına, Kürt aydınına ve Kürt sermayesine saldırması ile Kürtdistan'ı adeta harap eti. Nerede bir Kürtlük izi ve kokusu varsa mutlaka PKK karşıtlığını orada görebilirsin.  Buna ilginç iki örnek vermek istiyorum:

 Kürdistan yıllarca olağan üstü halle yönetildi. Bu bölgeye birçok olağan üstü bölge hal valisi tayin edildi.   Olağan üstü Hal’in ilk valisi Hayri Kozakçıoğlu oldu. Daha sonra bu görevi, Necati Çetinkaya, Ünal Erkan, Necati Bilican ve Aydın Arslan ve Gökhan Aydıner yürüttü. Bunların içerisinde tek Kürt vardı, o da Elazığlı Necati Çetinkaya idi. Bu aile Kürtlüklerinin farkında olup ayni zaman da Çetinkaya Mağazalar zincirin sahibidirler. Mersin de yakın dostum bir din adamı anlatmıştı: "Çetinkaya ailesi her sene mevlit merasimi düzenlerken özellikle Kürtçe mevlit okutması için beni çağırırlar."  Necati Çetinkaya olağan üstü hal valisi tayin eder etmez ve daha doğrusu hiç bir önemli icraatı olmadan, PKK militanları Çetinkaya mağazasını ateşe verdiler. Bir sürü masum insanı yakarak katlettiler. Bunun üzerine Necati Bey istifa etti. Onun yerine gelen Ünal Erkan bölgeyi demir yumrukla yönetmesine rağmen PKK ne ona nede başka valiye zerre kadar saldırıları olmadı.

Aynen bunun gibi, Diyanet İşleri başkanlığı tarihinde bildiğim kadarı ile İlk Kürt ve Kürtlüğün de farkında olan Başkan Prof: Dr. Mehmet Görmez hocadır. Kürt meselesi konusunda onunla baş başa saatlerce konuşmuşluğum olmuştu. Bizzat kendisinin bana anlattığı, İlk atamadan itibaren Başbakan Erdoğan'a şunu der: "Kürtlere hep kardeş kardeş deriz. Yani kardeşlik edebiyatını yapıyoruz. Kardeşlik edebiyatı yetmez. Kardeşlik hukukunu yerine getirmek gerek. Gelin Kürt meselesini İslam’ca çözelim" ilk kez telkininde bulunur ve bu konuda Erdoğan'ı ikna eder. Ve böylece çözüm süreci başlar. Fakat PKK ve Kemalistlerin vesayetin de olan onun uzantısı siyaset mensupları, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksek gibiler bütün işlerini bıraktılar Mehmet Görmez hocayı hedefe koydular. Ellerine ne geldi ise onun hakkında söylediler. Fakat o görevden alındıktan şimdiye kadar diyanet başkanları ile ilgili tek bir söz ağızlarında çıkmış değildir. O günden bu güne Diyanet ve onun başkanı ile ilgi HDP’den tek laf duyan var mı?  Söylemek istediğim şu: "Her dört parça Kürdistan da’ PKK işgalcilere karşı kuzu, Kürtlere karşı ise Kurt pozisyonu konumunda olmuştur.” Yani gücü sadece Kürtlere yetiyor.  Kendileri her türlü işbirliği ve hatta taşeronluğa bile hazırken, kendilerinin dışında bulunan tüm Kürtleri, özellikle katıksız Kürlük davasında bulunup bağımsızlık yanlısı Kürtleri hep iş birlikçi ve ihanetle suçlar. Şu kesin, kim katık kendini Kürt haklarına ve bağımsızlığına (örneğin Barzaniler) adamışsa mutlaka PKK’nin hedefindedir.  Bu da Kürlerin sağlıklı siyaset yapmasına engel oluyor ve böylece Kürt siyaseti tıkanıp, kısırlaştırılmış oluyor.  Aptallaştırılmış Müritleri tarafında “Kürt halk önderi” diye vasıflandırılmış zatın kendi sesi ve görüntüsü ile sergilediği şu rezalete bakarmısınız?

ÖCALAN: 

"Türkiye’ye taşeronluk yapmaya hazırım  30 milyon Kürtleri Türkiye’nin hizmetinize sokacağım. Çünkü ben elimdeki gücü biliyorum. Bu, müthiş bir güçtür. Tamam, benim biraz zararım old ama onun kat kat kazandıracak imkânım var." https://www.youtube.com/watch?v=8NTDSIGgf04

Abdullah Öcalan’ın kendi sesiyle; “Hakkâri’nin en ücra köyünde bile Türkçe konuşturacağım. Hem de İstanbul şivesiyle.” Peki şimdi bu gerçekleşmedi mi? https://www.youtube.com/watch?v=fLMLTpKv5uo

PKK kırk yıla yakındır kuzey Kürdistan da faaliyette bulunuyor. Bu süre zarfında Kürt halkı bu uğurda kendilerini yakacak derecede tarihinde eşine az rastlanan fedakarlıklarda bulundu. Bu yolda dehşetengiz bedeller ödedi. Bu uğurda;  "On binlerce can kaybı, tam 17 500 faali meçhul cinayet, 4 200 köy yıkımı ile virane bir Kürdistan, Kürt sermaye ve aydın potansiyelin yüzde 80'nini Anadolu'ya göç ettirmek, milyonlarca (12 milyon) Kürt evladını batı Anadolu’ya göç, bunların çoğu şehirlerinin varoşlarında aç, sefil ve biçare olarak asimilasyona mahkûm" ettikten sonra, bu dehşetengiz bedellere karşı, peki Kürt milletinin kazancı ne oldu? Kürtlere ödettiği bu korkunç bedelin karşılığı sıfır ise, iflasını ve başarısızlığını ilan edip elini Kürdün yakasından çekeceğine, hala kendini Kürtlerin tek temsilcisi olarak dayatıp, üstelik yüzsüz bir eda ve pişkinlikle, çekinmeden ve üşenmeden tüm bu başarısızlığa rağmen Kürt halkından hala avans istemesi aymazlık değil de nedir? Peki bunun hesabını sorulması gerekmez mi?

Şu anda tüm dünya da ki Kürtlerin tek umutları Allah'tan başka Amerika Birleşik Devletlerinde değil mi? Kürtler tüm umutlarını ABD'ye bağlamışken peki ABD'nin PKK'ye bakışı nedir acaba? Bunu düşünmemiz gerekmez mi? Bunu tarihi bir vakıa olarak da şöyle açıklayayım: Mersin’de GÖÇDER kurucu başkanıyken ve Abdullah Öcalan da daha Suriye'de iken, ABD'nin Türkiye'deki Kürt politikasının mimarı ( şu anda da ABD'de Dışişleri Bakanlığında Kürt meselesiyle ilgili üst düzeyde görevli olan) bir ABD diplomatı, sık sık ziyaretime gelirdi. 1997 yılındaki bir tarihte beni aradı. "Kürt sosyal sınıfının her kesiminden birer kişiyi bir araya getirebilirsen, gelip onlarla görüşmek isterim" dedi. "Olur" dedim. Toplandık. Zaten diğer batılı diplomatlar gibi sık sık ziyaretime gelirdi. Her gelişlerinde olduğu gibi, bu seferde uzun uzun Kürt meselesini konuşurken, mealen özet olarak (halende çoğu sağ olan orada bulunan insanların huzurunda) aynen şöyle dedi: "Bu gelişimin sebebi, size (Türkiye de ki Kürt sorunu konusun da) ABD'nin devlet politikasını net olarak aktarmak istiyorum. Kürt sorununuzun çözümü için siz Kürtler, kendinizi sadece PKK ile sınırlandırmamanız lazım. Alternatif bir yapılanma içerisinde çalışma yapmanız gerekiyor. Çünkü, şunu bilmeniz gerekir ki, ilerideki ABD'nin Kürt politikasındaki planlamasında, Öcalan çizgisinin (yani Apo'culuğun) yeri yok. (yanlış anlamayın) bu PKK’nin solculuğuyla da ilgisi yok. Gerekiyorsa Komünist partiyi de kurdururuz veya mevcut olanı da destekleriz “dedi. Biz şaşkınlık içerisinde nedenini sorduğumuzda; "Biz Öcalan'ın kişilik yapısını ve psikolojisini çok iyi biliyoruz. Abdullah Öcalan, ideolojik (yani Kürtlük) formasyonu zayıf biri. Öcalan önüne gelecek her türlü iş birliğine yatkın pragmatik bir kişiliğe sahiptir. Onun, Kürt hareketinin başında olması bize güven vermiyor.

Öcalan dürüst, tutarlı, oturaklı ve güvenilir bir şahsiyet değildir.  Son derece menfaatçi, egoist ve oportünist bir yapıya sahiptir. Bunun için ona yatırım yapılmaz, onunla yürülmez" dedi. Peki Kürtlerin umut bağladığı ABD'nin Apocuların egemenliğindeki PKK ve onun güdümünde ki siyasetle ilgi görüşü ve kararı bu iken, Kürtlerin hala PKK'nin kuyruğuna takılmasının ve onun güdümünde ki siyaseti için dünya egemen güçlerin siyasi akışına karşı PKK gemisinin küreğinin boşuna sallamanın manası var mı? Bunu yapmaya devam etmek akıllı insanın karı mı?  Evet Sizce de?????

İnşallah devam edeceğiz...

Durum bu iken, gelecek bölümde tıkanmış ve kısırlaştırılmış Kürt siyasetini bu tıkanmış ve kısırlaştırılmışlıktan nasıl bir yöntem kullanılırsa çıkarılabileceğini anlatacağız İnşallah.

Yorum ve irtibat için-[email protected]

Bu makale toplam: 13730 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:21:37:47
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad
x