Yahya Munis: Neden Kürt değerlerine saldırıyorlar? –3–

Neden Kürt değerlerine saldırıyorlar? –3–

NOT: Değerli arkadaşlar, aşağıda okuyacağınız yazı biraz uzun olmuş olabilir, fakat çok ciddi bilgiler içermekte ve sonun kadar okuduğunuzda memnun kalacağınızdan emin olabilirsiniz

Yahya Munis

07.05.2020, Per | 22:00

Neden Kürt değerlerine saldırıyorlar? –3–
Makaleyi Paylaş

Her millet, coğrafi konum, sosyolojik ve toplumsal yapısına göre varlığını oluşturur. Zamanla değişiklik geçirse de “su akar mecrasını bulur” kuralı gereğince, milletler de zamanla geçirdiği bir sürü değişik çalkantılardan sonra, en nihayet kendine has oluşturduğu toplumsal değer, adet, gelenek, görenek, kültürel yapı, hatta deyiş ve atasözleriyle, yani yazılı olmayan “anayasasıyla” “millet olarak” tekâmüle ererek sağlam bir zemine oturur. Varlığını ve yaşantısını bu zemin üzerine devam ettirir. Köklü milletler, asimile olmadan, kendilerini istila eden sömürgecilerin içerisinde eriyip ortadan kaybolmadan, varlıklarını ve uzun yaşamalarını sürdürebilmeleri, milli değerlerine gösterdiği saygı ve kadim kültürlerine sıkı sıkıya bağlılıklarının derecesine göre asimile olmaktan kurtulurlar. Bu da söylediğimiz yazılı olmayan toplumsal kural ve bir nevi “anayasasına” bağlılığına borçludur. Tabii, bu süreç ve tekamüle erme birkaç yılın ve hatta birkaç yüz yılın işi değildir. Belki bin yılların işidir de diyebiliriz.

Kuşkusuz Kürt milleti de her millet gibi, bu süreçleri geçirerek saygın bir “Millet olma” vasfını kazanmıştır. Eğer Kürt milleti yüzlerce yıl başkaları tarafından baskılanıp sömürülmesine ve toplumsal varlığı bile hedef alınmasına rağmen, hala varlığını muhafaza edebilmişse, hala dünya insanlığına değerler sunabiliyorsa bu da kuşkusuz yukarıda söz konu ettiğimiz toplumsal değer ve kurallarına bağlılığından dolayıdır. Kürt düşmanı devletler, dört tarafta Kürtleri toplumsal olarak kendileri içerisinde eritip yok etmek için kanlı, kansız direk hedef alarak çok çalıştılar. Fakat geleneksel olarak Kürtlerin sıkı sıkıya sosyolojik toplumsal değerlerine bağlılıklarından dolayı her türlü düşman saldırılarını boşa çıkarabilmişler.

Kürt düşmanı devletler bizzat yaptığı saldırılarından netice alamayınca, bu sefer taktik değiştirdiler. “İngilizvari yeni planlamayla” “özel eğitimden geçirdiği” özel elemanları vasıtasıyla ve özel planlamayla bu defa direk değil, en direk olarak, özel eğitimden geçirilmiş elemanlarını Kürtlük postuna büründürerek, Kürtler adına yeni temsiliyet oluşturdular. Bu yeni temsiliyet, Kürtlerin yüzyıllardır çekmiş oldukları acılar nedeniyle içlerinde birikmiş oldukları acının ve kinin intikamını alma isteğini çok ustaca kullanarak Kürtleri sorgusuz–sualsiz kendine bağlamayı başardı. Yani işi içerden hal etmeye çalıştılar ve bayağıda yol almış bulunmaktadırlar. İşin acı yönü, Kürt milletinin özel sevgisine mazhar olan bazı iyiniyetli insanların buna alet olması ve buda Kürt düşmanları tarafında Kürtleri ayakta tutan milli değerlerine saldırtmasıdır.

Bu konuya daha sonra değinmek üzere burada ara vererek, asıl konumuz olan, Kürdü millet olarak ortaya çıkaran ve varlığını şu ana kadar koruyan, sosyolojik ve psikolojik toplumsal değerlerin ne olduğunu ve nasıl ortaya çıktığını meselesine geçmek istiyorum:

Kürdistan Osmanlı İmparatorluğuna dahil olmadan öncede, Kürt hanedanları tarafından yönetilmekteydi. Fakat “Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi anlaşmaları” sonucunda Kürt emirlikleri resmi olarak yarı-bağımsız birer devlet statüsüne sahip oldular.

II. Mahmut zamanında, Avrupa’nın da baskısıyla Osmanlı devleti merkezileşmeye gidilince, yüz yıllardan beri yürürlükte olan Kürt emirlikler yıkıldı, yerlerine İstanbul’dan–yani merkezden Valiler tayin edildi. Valilerin tayiniyle aşireteler başıboş kaldı ve kargaşa başladı. Aşiretler üzerinde eskisi gibi (yani Kürt mirleri gibi) etkin bir idare olmayınca birbirine girdiler, adeta “kan gövdeyi götürdü.”

Mirlerin yerine atanan valiler, iyi niyetli olmamasıyla beraber, yerel olaylara ilişkin ne Mirler kadar bilgi sahibiydiler ne de halkın nezdinde meşru yöneticiydiler. Bu nedenlerden dolayı, aşiretler arası çelişkilere ve kan davalarına çözüm getirmeye muktedir değillerdi. Hatta bazı valiler kasten bu çatışmaları bile körükleyerek, böl ve yönet taktiğini güdüyorlardı. Bunun bir neticesi olarak da eski Kürt emirliklerinde kanunsuzluk, kargaşa ve güvensizlik had safhaya vardı. Bu da toplum nezdinde ve yaşantısında ciddi sorun ve riskler oluşturmaya başladı. Kürt milletinin varlığı bile tehlikeye girince akil insanlar devreye girip buna bir çare bulmaya çalıştılar.

Bu dönemde, 1800 yılların başında Kürt asıllı bir şeyh olan Mevlana Halid (Şehrezori-Bağdadi) Nakşibendi tarikatının ikinci dönemini başlatarak tarikatını inzivadan çıkarmış ve toplumsallaştırıp sosyalleştirmişti. Buna ek olarak Tarikat-Dergah ve Medreseleri birleştirip Kürdistan’ın eğitim sistemini tamamıyla yeni bir düzene koymuştu. Dini konuların yanısıra mantık, felsefe ve ilimler gibi “müspet ilimleri” de müfredata eklemiş. Her dergâhın yanında birer medrese kurdurarak Medrese eğitim sistemini tüm Kürdistan’a yaygınlaştırmıştı. Sonra da, Kürdistan dahil, dünyanın bir çok ülkesinde atadığı 40’kı aşkın halifesinin tarikatı yaymak amacıyla giriştiği eylemler neticesinde, Kürdistan’da şeyhlerin sayısında bir hayli artış olmuştu.

“Önceleri Mirler tarafından sağlanan otoritenin yokluğu, aşiretler arasındaki çatışmaların sayısında ciddi ve önemli bir artışa, küçük aşiret reisleri arasında iktidar kavgasına yol açmıştı.” Kürt emirliklerinin yıkılmasıyla ortaya çıkan genel kargaşanın hüküm sürdüğü bu ortamda, günlük yaşamlarında herhangi bir korunmadan yoksun birçok kişi bir güvence arayışı içinde dini otoriteye, yani şeyhlere yönelmeye başladı. Böylece Tarikat dergahları bir nevi yoksul, kimsesiz, düşkün ve sorunları olanların biricik başvuru sığınağı haline gelmişti.

İşte bu koşullar nedeniyle halk, bazı akil insanların aracılığı ve önderliğinde kendi bölgelerinde bulunan ve tarafsız duruşlarından dolayı herkes tarafından genel olarak saygı ve kabul gören, tek otorite ve umut olarak görünen Şeyhlere başvurmaya başladı. Şeyhlerden bu asayişsizlik, can ve mal güvensizliğin önüne geçilmesi için yardımcı olmalarını istediler. Bu nedenle dini konuma ek olarak Şeyhler hızla milli-politik önderlik rolünü de üstlenmeye başladılar.

Bundan dolayı Kürt halkı tüm toplumsal sorunlarını Şeyhlere havale etmeye başladı. Bu konumu ele geçiren Şeyhler, adaletten–eğitime, güvenlikten–idareye, uzlaştırma-barıştırmadan ve yardımlaşmadan–aile düzeninin sağlanmasına kadar gayri resmi tüm toplumsal sorunlarda söz sahibi oldular ve bu sorunlara çare bulan merkezi bir konuma sahip oldular. Özellikle de kan davası güden tarafları tek barıştırma gücüne sahip olmaları herkes tarafından Şeyhlere gönüllü saygı gösterilmesine neden oldu.

Böylece Osmanlılar döneminin son 150 yılında Kürdistan bölgesinde devlete muhtaç olmadan, şer’i hukuk çerçevesinde kendi hukukunu da oluşturarak, gayri resmi de olsa, günlük yaşantılarında kendi kendini idare etme alışkanlığı elde edilerek doğal ve bağımsız bir yönetim şekli oluştu. Bugün bile aşiretler arası çatışmalara veya kan davalarında çözüm getirecek konumda olmaya en emin yol gözüyle şeyhlere bakılmaktadır.

Toplumun tüm sınıf ve katmanlarıyla beraber, aşiret üyelerinin de şeyhleri sorunlara çözüm bulacak kişiler olarak görmeleri ve bunun neticesinde şeyhlerin otoritelerinin aşiret sınırlarını aşarak dini önderliğe ek olarak politik önderler haline gelmelerine yol açacak bir biçimde artması her kesim tarafından memnuniyet çerçevesinde doğal karşılandı. “Bu dönemden itibaren Kürdistan’da neredeyse önemli milli ve politik önderlerin çoğu ya şeyhlerdi, ya da en azından şeyh ailelerinin üyeleridir.”

Bakın bu konuda dünyaca önlü Hollandalı sosyolog ve Kürt uzmanı Prof. Martin van Bruinessen ne diyor:

“Evvelden, bire bir halkla temas kurarak, onları dini ve ahlaki eğitimden geçirerek, dini pozisyonlarını ve Kürdistan'ın tek eğitim kurumları olarak kurdukları medreselerini de kullanarak/devreye sokarak halka yönelik yaptıkları eğitim ve sosyal faaliyetler nedenleriyle pozisyonları zaten aşiretsel örgütlenmenin dışında yer alan şeyhler, bu çatışmalara son verebilecek tek otorite haline geldiler. Mevcut huzursuzluklarda ara-buluculuk işlevlerini yerine getirirken kendi güçlerini arttırabildiler. Böylece şeyhler idari ve sosyal bazda güler yüzlü Kürdistan’ın en güçlü yerli kişileri oldular ve olmakla beraber, açıkça (Kürdistan'ın tek eğitim merkezleri olan) medreselerinde verdikleri Kürtçe eğitimle ilim, kültür, sosyal ve toplumsal bazda Kürt milli duyguların odağı haline de geldiler.” (Martin van Bruinessen (Ağa, Şeyh, Devlet kitabından)

"1800’lerin ilk yarısından 1990 yılına kadar, genel olarak Kürdistan bölgesinin hakimi dini tarikatlardı. Melaler onların danışmanlığını, aşiretler de onların kolluk kuvveti görevini görüyorlardı. Yani dini yönetime ek olarak idari bir yönetim merkezi haline geldiler. ”Şeyhler, Kürdistan da halkın rıza ve memnuniyetlerine dayalı idari yönde otoritelerini tam oluşturduktan sonra, bu gayri resmi fiili idari konumlarını yeterli görmeyerek bunu bir adım daha ileri götürme isteğiyle, kendi milli devletlerini kurmaya kalkıştılar. İlk adımı da halkı eğitmekle başladılar. Böylece Kürdistan–Nakşibendi Medreselerini Kürdistan’ın en ücra köylerine kadar kurmayı yaygınlaştırdılar.

Kürt medreseleri 1050 yılından itibaren kurulmuş olup, günümüze kadar kesintisiz bir şekilde devam etmektedir. Medreselerde Kürtçe‘nin eğitim dili olarak kullanılması da Selahattin Eyyubi‘nin tavsiyesiyle başlamıştı. Bu husus Kürtler arasında ilmin gelişmesine yol açmıştır. Bir çok Kürt alim (o zaman İslam dünyasının evrensel dili olarak kabul edilen Arapça olduğu için) eserlerini Arapça verdiğinden Arap sanılmıştır. Ama İslam dünyasında ve İslami ilimler arasında Kürtlerin mümtaz bir yeri vardır.

Kemalist Türkiye elitlerinin Kürtleri özellikle geri ve cahil bırakma politikalarına karşı, Kürdistan’da ki Nakşibendi medreseleri bir zamanlar yer altına inmeyi de göze alarak Kemalist düzene karşı kesintisiz büyük bir direniş göstermiş, böylece Kürt bölgesinin cahil kalması, dinden ve Kürtlük milli davasından uzaklaşmasını engellemiş oldular. Medrese sistemi Kürtler arasında büyük bir revaç görmüştür. Bölgenin beyleri, ağaları bu medreseleri desteklemişlerdir.

Şeyhlerin telkinleri ile Kürt halkı medreseleri gönüllü olarak malları ile canları ile her daim desteklemiş, medrese hocaları ve öğrencilerinin giderlerini karşılamış, ekmeğini onlarla paylaşmıştır. Medreseler, bölgede Kürt kültürünün yaşamasını sağlamış, eğitimin ağırlıklı olarak Kürtçe verilmesi üzerine, Kürt dili gelişmiş, Kürtçenin bir ilim dili, edebiyat dili haline gelmesi sağlanmıştır. Bu münasebetiyle dünyaca kabul görüp takdirle karşılanan Kürt bilim ve edebiyat insanları yetişmelerine vesile olmuştur. Bu alim şahsiyetler, Kürtleri eğittikleri gibi dünya sultanlarını da eğittiler ve ilmi yönde dünyanın kalkınmasında iz bırakan bir katkı sağladılar. Örneğin; “Osmanlının ünlü sultanı Fatih‘in” hocası, Molla Gürani, Ebu Suud Efendi ve İbni Kemal da bölge medreselerinden yetişen ünlü Kürt alimlerdi. Onların dışında İbni Esir, İdris-i Bitlisi ve hatta, Leonardo da Vinci'den yüz yıllarca önce yaşamış, ona ilham kaynağı olduğu kabul edilen, sibernetiğin ilk adımın başlatanı, robot ve bilgisayarın babası ve ilk robotu yapıp çalıştırdığı kabul edilen Ebû’l İz El Cezeri de bu medreselerde yetişenlerdendir.

Bunlarla beraber, ayni zamanda Kürdistan Nakşibendi Medreseleri, Kürt entellektüel hayatının ve Kürt milli uyanışın oluştuğu ve zirvede olduğu yerlerdir. Kürt halkı; “Şeyhler, Medreseler ve mela’lar kanalıyla ve sayelerinde kendilerini güvende hissettikleri gibi, millet olarak ancak bu kanalla her daim kendilerini ifade edebildiler, tüm sosyal hayatlarını da bunlar sayesinde yoluna koymuşlardır. Her daim egemen devletlerle problemli olan ve devlet tarafından dışlanan, hakir görülen yok sayılan Kürtler; Şeyhlerin dergahlarına, medrese ve mela’larına sığınmışlardır. Şeyh ve mela’lar, sadece ilim öğretmez, onlar aynı zamanda toplumun aralarındaki anlaşmazlıkları çözümler, kan davalarını halleder, evlenme ve ölümlerinde de yanlarında bulunurdu.

Kürt toplumunun yaşam merkezleri haline gelen Kürdistan medreselerinde yetişen ve silahlı veya silahsız, Kürt toplumunu yönlendiren tarihi Kürt Milli davalarının öncülerinden bazı kahramanlar şunlardır. Pek bilinmese de dünya edebiyatında en önlerde yer alanlardan olan Melayê Cizîrî, kürt milli düşüncenin babası sayılan Şeyh Ahmedê Xanî–Hani, Şeyh Abdusselam Barzani, Şeyh Ubeydullah’ê nehri, Şeyh Abdulkadir’ê Nehri, Şeyh Mahmud’ê Berzenci, Şeyh Said-i Piran, Seyit Rıza, Kadi Muhammed, Şeyh Abdusselam Barzani, Şeyh Ahmet Barzani, Mele Mustafa Barzani ve hatta büyük şair Cigerxwin gibiler bu medreselerde yetişen Kürt milli kahramanlardır.

Bunlara ek olarak; Tarihi Kürt beylerinden, soylu ailelerin aristokrat ve ağalarından; dünyanın dört bir yanına dağılan ve gittikleri her yerde eğitim, kültür, siyaset, lobi ve diplomatik faaliyetleriyle Kürt milli davasını ayakta tutan ve yayılmasının öncülüğünü yapan bil cümle Bedirhan’iler, Cemil paşazadeler, Simko Ağay-i Şikaki, Haco ağa, İhsan Nuri Paşa, Nuri Dersimi, Osman Sabri Ağa ve bunlar gibi yüzlercesi… başta olmak üzere şu ana kadar Kürt milli davasını yürütenlerin %90’nı Kürt tasavvuf önderleri ve onların müttefikleri olan Kürt beyleri, paşaları ve ağaları olmuştur. Bakın bu konuda ünlü Kürt şair, yazar ve mücadelecisi Osman Sabri “Felaka bêbex şikand darêmin” şiirinde bu mücadeleyi nasıl anlatıyor:

“Kemal Atatürk, İsmet ve Bayar, 30 yılda, Kürt kahramanlarından üç bin yiğidi darağacına gönderdiler. Dersimde, Sason’da, Zilan deresinde, Piran ve Lice, Reşko, Pencinar, Maden ve Hênê, Kotol, Hizan, Mirdes ve Botan, Varto, Hizan, Muş ve Bitlis, Harpêt, Erzurum, Siirt ve Van, Amed ve Hakkari’de, 200 bin kişi öldürdüler bizden, kiminin başı koyunlar gibi kesilmişti. Kürt devriminin yolu çok derindir. Öyle ayaküstü anlatılmaz. Herkesten önce bayrağını kaldırdı askerleri ile birlikte General İhsan. Ondan sonra Şeyh Said kalktı, bütün Kürt aşiretleri indiler Piran’dan. Kanlı savaşın 4 ay ardından Türk askerlerinin eline geçti.

O kahraman aslan Şeyh, güçlü yüreğiyle asıldı 48 yakınlarıyla beraber. Ama şeyh Sait’in yaktığı (milli Kürt) ateş sönmeyerek yer yer dağıldı Kürdistan’ın dağlarına, ovalarına. Hepsinden sonra Şeyh Sait Rıza 38 yılında Dersim de ayaklandı. Evet tüm bu ayaklanmalarda yiğitleri öldürdüler, güçsüzleri bıraktılar.”

Bu kahramanların torunları olarak bize düşen ve bizden istenen, Kemalistlerin taşeronluğuna soyunanların oyununa gerek, bunlara burun kıvırtıp dudak bükerek ve torunlarını rencide edercesine eleştirmek değil de, onların izinde mücadelelerini kaldığı yerden devam ettirmek, saygı ve minnetle anmaktır.

Şivan’ın saygısızca parmak sallayıp; “sen kimsin, şu ana kadar Kürtler için ne yaptın” dediği, ailece ümükleri Kemalistlerin baskı ve sürgünleri ile geçirmiş Şeyh Sait hazretlerinin muhterem torunu Şeyh Abdulmelik Fırat, Sayın Mesut Barzani’yi evine misafir olurken, Barzani onu üstün bir hürmetle karşılıyor ve mealen Şeyh Melik’e şunu söylüyor; “saygıdeğer Şeyh Melik, lütfen bu evimi kendi ahırınız olarak kabul edin. Zira bu benim için şereftir” diyor. Fakat buna mukabil Şivan bu Kürt kahramanın torunlarına saygısızca parmak sallayabiliyorsa, işte burada asaletin öneminin ehemmiyeti devreye girmek farz oluyor…!

Konuya devam edecek olursak; yukarıda belirttiğimiz gibi, istisnasız Kürtlerin yaşadığı her dört ülkede, son iki yüzyılın tüm Kürt milli hak arayışlarında (PKK hariç) öncülüğü hep tasavvuf önderleri ve onların müttefikleri olan Ağa ve aşiretleri, soylu aile aristokrat aydınları yapmışlardır. Bunlardan hiç biriside, “Kürt milli davasında, düşman karşısında canını kurtarmak için düşmandan merhamet dilercesine, benim annem Türk’tür, Fars’tır veya Arap’tır, ben de sizdenim, size hizmet etmeye hazırım demeyip, Kürtlük davasında tek adım geri atmadılar; başını verdiler ama boyun eğmediler. Hiç biriside Kürtlerin omuzlarına basarak yükselmeyi amaçlamadı ve yapmadılar. Bilakis düşmanları tarafından yere serilen Kürt halkını omuzlarına almaya çalışıp yükseltme çalıştılar.” Bu işin en önemlisi de, bu kahramanların mücadeleleri esnasında düşman tarafından Kürtlere yönelen her türlü kıyım, ölüm, yıkım, sürgün ve tüm felaketleri, ilk önce ailece hep kendileri göğüslediler. Hiçbir zaman şimdiki gibi Kürt halkını, “Kürdistanı kitlesel olarak boşaltıp milyonlarca Kürd’ü Türklerin kucağına itip düşmana sığınmaya mecbur bırakmadılar.” Ne kendileri asimile oldular, ne de her hangi bir Kürdün asimilasyonlarına sebep odular. Bu günlerde Türkçenin tüm Kürt ve Kürdistan’ı kasıp kavurduğu, Kürtçenin katledildiği, adeta Türkçenin dil ve kültürel olarak istilasına uğratıldığı şu anda bile, (o cephe aldığınız) ağa ve ağaların yönettiği aşiretlerin evlerinde Kürtçe konuşuluyor ve en kadim Kürt kültürü ancak oralarda yaşatılıyor, oralarda buluna biliniyor.

Peki tüm bu gerçeklere rağmen Şivan ne diyor? Şivan şöyle diyor:

“Kürtler Şeyhlik, ağalık, seyitlik, beylik ve aşiretlerle kaldılar. Aşiretler devlet olmazlar. Bazen bunları söylediğimde, Şivan şeyhlerle, ağalarla kavga ediyor diyorlar. Baba, devlet olamazlar. Devlet ulus, fikir ve yolla olur. Kürtler ulusçu olmazsa devlet olamazlar.”

Evet, bir şeyin olup olmayacağını bilmek için her şeyden önce o şeyi bilmek gerek Kürt milletinin mayasını, fıtratını, sosyolojik ve psikolojik toplumsal yapısını iyice bilmek için ilk önce Kürt milletinin sosyolojik toplumsal yapısını bilinmesi gerekir. Kürt milletinin toplumsal yapısına bakacak olursak;

Genel olarak Kürt halkı toplumsal yapı olarak dört gruba ayrılır:

Birinci grup: Nitelikli olup, niceliği ( halkta tabanı-karşılığı ) olmayanlar. Bunlar yazar-aydın okumuş (gerek çağdaş okullarda gerekse de medreselerde) kişilerdir.

İkinci grup: Hem nitelik hem de niceliği olanlardır. Bunlar dini cemaat-tarikat önderleri olan Şeyhlerdir.

Üçüncü grup: Nitelikli olmayıp fakat niceliği olanlardır. Bunlar aşiret ağaları ile toplumda “Rû-sipi” aksakallı-soylu aile-aristokrat-eşraf-kanaat önderleri olarak tarif edilebilir kişilerdir.

Dördüncü grup: Niteliği ile niceliğe etkisi olmayan halk tabakasıdır.

Kürt toplumunun sosyolojik-toplumsal durumu bu iken ve Kürt halkı da kendi milli devleti peşinde koşarken ve halen Kürt devletinin kurulması dünya gündeminde iken, birisi kalkacak (Kürtlüğü de kullanarak) sırf din düşmanlığı ve Kemalizm takviyeli devrimcilik fantezisi uğruna, yüzlerce yıllık tecrübeleriyle kurmuş oldukları Kürdün milli toplumsal değerlerine saldıracak, adeta idare ve yöneticilik hanedanında doğmuş, doğumları ile beraber ömürlerini tümünü idare ve yöneticilik eğitiminde geçirmiş, tabansal olarak da Kürt toplumunun üçte ikisini oluşturan, şeyh, mela, seyit, bey, aşiret-ağa, aydın ve soylu aile aristokratlarına karşı cephe alacak, dışlayacak, bunlara burun kıvırtıp, dudak bükecek, bundan sonrada “Kürt ittifakı” peşinde olduğunu iddia edecek… öyle mi? Sizce Kürt milleti bunu yer mi?

Tamam, bunlarla olmayacaksa peki kiminle oldu ve olacak?

Evet Şivan’ın söylemiyle, “Kürtler şeyhlik, ağalık, seyitlik, beylik ve aşiretlerle kaldılar.” Bu mücadele zamanını yukarıda açık açık anlattık. Bu evsaftaki mücadelecilerin kazanımıyla elde edilen Güney Kürdistan federal devletinin kazanımları örnekliğiyle ortada iken bunlara dair sonuçlarını da belirttik. Peki tam 50–60 yıldır (Barzanileri istisna tutarsak) Kürt mücadelesi Marksist–Kemalist karması düşüncenin egemenliğinde değil mi? Kürdistan’ın baştan başa yıkımına, 12 milyon Kürdün sefil ve perişan batı Anadolu’ya sürülüp asimilasyona mahkum edilesine, Kürt sermaye ve aydınlarının %70’ni aşkın kısmının da yine Türk metropollerine gitmeye mecbur bırakılmasına karşı, bu süre zarfında Kürt halkına zerre kadar bir kazanım sağlanmış mı? Kazamınız olmuş mu? Bütün bu yıkıma karşılık elde kalan, İstanbul belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Diyarbakır da sizin zihniyete özene bezine hediye ettiği Atatürk portesinden başka ne var?

Peki; Şeyhler, Ağalar, Beyler, Paşalar ve Aydınlar Kürt devleti kurmasalar, tarih buyunca Kürt halkının düşmanlığında zirvede bulunan “Atatürk’ü kendine rehber seçtim” diyen ve “Kemalizm’in gönüllü taşeronluğuna” soyunan ve Kürtleri aptallaştırarak “Kürt devletinin kurulmasını ilkel milliyetçilik” olarak Kürtlere kabul ettirmeye çalışan (kendini yarı tanrı ilan eden) Abdullah Öcalan’mı kuracak…?

Evet; İnşallah bu konunun geniş bölümünü bir sonraki “Şivan neden Öcalan’ı öptü?” makalesinde ele alacağım.

Şivan; “Türkiye de Kemalizm fikriyle, -Mustafa Kemal çok milliyetçi bir adamdı- Atatürk ilk başta Türkiye de feodalizmi yok etti. Türklerin birliğini sağladı. Milli bir ruhla. Bundan dolayı Türkler Atatürk’ü çok severler. Türkiye de Şeyhliği, beyliği, ağalığı kaldırdı” demektedir. Bir kere sıfırdan devlet kurmayla, zaten var olan bir devlette rejim değiştirmeyi bir birinden ayırmayı bilmek gerekir.

Atatürk, Türkiye devletini kurma mücadelesine girdiğinde, Türklerden olsun Kürtlerden olsun, ayrım yapılmaksızın aylarca–yıllarca uğraştı, hiç kimseye düşmanlık yapmadan, kimseyi dışlamadan, el etek öperek, vaiz vererek, dil dökerek, İslam ümmeti adına, Anadolu’daki tüm şeyhleri, ağaları, beyleri ve paşaları etrafında topladı ve devletini kurdu. Ne yaptıysa ondan sonra yaptı. Yani Kemalist beslemesi Kürt solcuların yaptıkları gibi, işi, Kürtlerin mukaddesatı olan ve değiştirilmesi de mümkün olmayan Kürdün dinine, şeyhine, ağasına, beyine ve paşasına saldırmayla başlamadı.

“Atatürk Türkiye de Şeyhliği, beyliği, ağalığı kaldırdı. Türkler Atatürk’ü çok severler” bu söylemler de gerçeği yansıtmıyor. Türkiye de Atatürk’ün varlığı sevgiye bağlı değildir. Sadece askeri baskıya bağlıdır. Eğer Türkler Atatürk’ü çok seviyorlarsa o zaman neden o günden bu güne Atatürk–Kemalist fikriyatı hiç iktidar olmuyor?

“Türkiye de de Şeyhliği, beyliği, ağalığı kaldırdı” meselesine gelince bu da doğru değildir.

Milli devlet kurulduktan sonra zaten bunlara fazlaca gerek duyulmaz, gündem de olamazlar. Mesele şu anda fazla gündemde olmamalarıdır. Tabiatıyla bunlar ikinci plana düşer. Buna rağmen şu anda Türk kesiminde şeyhiyle, dini cemaatlarıyla (ki şu anda da Türkiye’yi onlar yönetiyor) ağasıyı her şey yerli yerindedir.

Fakat devletsiz milletler için durum böyle değildir. Başkalarının egemenliğinde olan milletler için modern olmasa da Tarikat ve Aşiretler toplumsal bazda sivil toplum örgütleri görevini görürler ve hep gündemdedirler. Bundan dolayı, Atatürk bunları Türkiye’de değil de Kürdistan’da kaldırmaya çalıştı. Sebebi de; Atatürk, kandırdığı Kürt elit tabakasının elleriyle devletini kurup iktidarını pekiştirdikten sonra, 1926 da ve akabinde, bu Kürt tarikat şeyhlerini, din adamlarını, aşiret ağa ve soylu aile aristokratlarının “Kürt devletini kurmaya yeltenecek hiçbir siyasi güç ve olası bir Kürt hareketi bunların gücünden yararlanmasın diye” tümünün fermanlarını çıkararak ya idam etti ya Anadolu’nun içlerine, ya da yurt dışına sürgün ettirdi ve sefil bir hayat yaşamalarına sebep oldu.

Her şeye rağmen Atatürk, Kürt Şeyh, Ağa ve aşiretleri ortadan kaldırmasını başarmadığı için olsa gerek, taşeron konumunda olan Marksist–Stalinist–Kemalist artıkları, Kemalizm’in Kürt halkını başsız bırakması için Atatürk’ün Kürt sosyolojik toplumsal projesini tamamlama peşindedirler… Bence Kürt değerlere yapılan saldırıların manası budur…

Devam edeceğiz İnşallah

İrtibat ve yorumlar için: [email protected]

Bu makale toplam: 12770 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:15:52:31
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad

Yahya Munis

Yazarın Önceki Yazıları

İnsan ve Kıyamet! Bersisa yolundaki Şivan’a cevap…!-2 Şivan üzerinden yeni proje mi? Kürtlere karşı Tarih tekerrür mü ediyor? Kürt devleti kurulum sürecine girerken, Kürtler ne yapmalı? –10– Roboski ile Taksim arasındaki hat Gezi-Taksim olaylarına farklı bir bakış Kürt sorunu çözüm projesi için ilk adım; 'Kürt toplum sorunları araştırma merkezi…!' –9 Dünya Kürtlere borçlarını ödemek istiyor, fakat…? - 8 ABD'nin Kürt-sel dönüşüm projesi Yeni bir Kürdistan bölgesi için ilk adım! Kürdistan'da yumuşak gücün oluşması – 7 Tarikat ve Medreselerin Kürt Toplumundaki Konumu - 6 PKK ile Nereye Kadar–5 PKK’nin devreye sokulması - 4 Kürt halkının sosyolojik yapısı ve PKK’nin Kürt halkı arasında taban bulması -3 Kürtler ile Türklerin tarihten gelen ilişkileri ve Kürt sorunun oluşması - (2) Kürt meselesinin çözümünde Tarikat, Medrese ve Ulamaların rolü! Faşist ruhlu Türklerle asla...!!! Erdoğan'ın hırsı Bahçeli'nin tuzağı Ziya Gökalp'ın büyük çilesi KÜRTLER ve Türklere kurmuş olduğu tuzak! -2 Türk milliyetçiliği, Türk'e kurulmuş bir tuzak mı? -1 Yenidünya düzeninde Kürtlerin rolü ve önemi ABD'nin Kürt politikası ve Kürtlerin geleceği ABD'nin PKK'nin Başına Ödül Koymasının Anlamı ? Ahmet Ağırakça hocanın tahrifat olayı! İsmen ve Cismen Kürtleri bitirmeye çalışmak! Erdoğan'ı tekrardan seçtiren faktörler SURUÇ olayı yeni bir ROBOSKİ'dir! Hizbullah'a açık mesajımdır - 2 PKK ve Kemalistlerin Kıskacında ki Kürt siyaseti Hizbullah, HUDA-PAR ve HDP Ak Parti'nin Kürdistan vedası! Filistin Kürtlerin nesi oluyor? HDP'ye Kemalistler tarafından kayyum atanırken! Kürdistan referandumuna karşı çıkarak, Aslında neye onay verdiğinizin farkındamısınız? (Allah katında) Sn. Erdoğan için geri sayım başlarken! (2) Ak Parti’nin kaderi ve Kürtlerin geleceği! (1) Kürtleri kurban olmaya zorlamak!
x