İrfan Burulday: Devletsizlik; Toplumsal, Ekonomik ve Politik Bir Kriz Hâlidir (I

Devletsizlik; Toplumsal, Ekonomik ve Politik Bir Kriz Hâlidir (I


Deyim yerindeyse Kürdistan meselesi bir toprak sorunudur.

İrfan Burulday

30.01.2014, Per | 15:04

Devletsizlik; Toplumsal, Ekonomik ve Politik Bir Kriz Hâlidir (I
Makaleyi Paylaş

Deyim yerindeyse Kürdistan meselesi bir toprak sorunudur. Hatta Kürdlerin uzun zamandır ciddi bir devletsizlik sorunu yaşadıklarına ve devletsizliğin Kürdler nezdinde toplumsal, ekonomik, politik, sosyal ve ontolojik bir kriz hâli olduğuna dair bazı tespitlerimiz olmuştu. Kürd siyasetinin bu sorunu tanımlamaktan titizlikle kaçındığını ve ulusal-milli bir meseleyi sığ bazı kavramlarla (ulusaltı örgütlenmeler, kültürel bölgeler, yerel yönetimler) gibi kavramlarla açıklamaya çalışması yanlış bir durumdur.

Kürd siyaseti uzun bir zamandır idari yerel yönetim modellerini konu edinen bir dizi tartışmalarla meşgul. Yönetim biçimlerinin içeriğine, kuramına ilişkin yapılmayan bu tartışmalar, daha çok biçimi tarif eden kavramlar çerçevesinde sürüyor. İçi doldurulamayan bu kavramlardan Kürd siyasetinin de bir şeyler anlamadığı/anlamak istemediği kanaatindeyim. Çünkü bu idari, siyasi yönetim biçiminin yaratıcısı ya da içeriğini belirgin kılan Kürd siyaseti değil, devletin bürokratları, aydınları, siyasileri ve planlama teşkilatlarıdır.
Kürd siyasetinin bu konuda daha somut olanı örneğin federalizmi ve bağımsızlık şartını programına almaması, Kürdistan mücadelesini zor ve engelli bir pozisyona sokar. Yerel yönetimleri güçlendirme projesi uzun zamandır devletin gündeminde ve devlet, bu sürecin başlatılması için Kürd siyasetinden devlet, federe devlet Kürd özerkliği gibi istemlerden vazgeçmesini bekliyor. Nihayetinde devlet bu amacına ulaştı. Çünkü bazı Kürd siyasetçiler özelliklede BDP’nin bazı açıklamaları bunu doğrular nitelikte.

Şunu açıkça söylemek gerekirse, yerel yönetimleri güçlendirme projesi Kürdlere siyasi-özerk Kürd otonomisi diye yutturulmaya çalışılıyor. PKK ve liderinin 1921 anayasasını örneklemeleri bunu gösteriyor. Elbette bu vurgunun amacı Kürdlerin her halükârda Türk devletinin egemenliğinde bir idari yapıya rıza göstermelerini sağlamlaştırmaktır. Kürdlerin geleceğinin Osmanlı’da olduğu gibi yeni cumhuriyet ile sınırlandırılması ve Türkiyemerkezlilik benzeri bir takım vurgular, Kürdlere karşı psikolojik bir egemenlik algısının yaratılmasını sağlamaktır. Bu da modern Batı’nın diğer medeniyet havzalarına uyguladığı tarih Batı’yla başlar teorisinin bir benzeridir. Öte taraftan bugünkü dünya koşullarında Kürdleri Neo-Osmanlılık ve tarihin süreklilik problematiğine bağımlı hale getirmeye yönelik bir diyalektik algısı yaratılması ve özne-nesne ilişkisi ekseninde bir tarihi akışın mutlaklaştırılmasıdır. Sözkonusu bu tarih algısı, Osmanlı ve devamı Türkiye’yi özne, Kürdleri ise nesne kabul eden bir problematiğe sahiptir.

PKK ve liderinin ileri sürdüğü “Türkiyelileşme” bir nevi Osmanlılaşma; yani Osmanlı’nın siyasi, idari düzeninde Kürdlerin örgütlenme biçimini esas alır. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi meselesi aslında Osmanlı siyasal-idari düzeni için bir model olarak Prens Sabahattin’in ileri sürdüğü ve “Türkiye nasıl kurtulur” arayışının bir sonucudur. Günümüzde yaşanan küreselleşme süreci, sermayenin küreselleşmesi ve yeni neo-liberal politikalar, 20. Yüzyılın son çeyreğinde yaşanan değişimler toplumsal kurum olan ulus-devlet biçiminde örgütlü devletleri güçlü bir şekilde etkilemiştir. Dolayısıyla bundan Osmanlı’da olduğu gibi en çok etkilenen modern Türkiye devletidir. Nitekim Türkiye sadece kendi toprakları içinde bir ulus-devlet değil, Kürdistan topraklarını da içine alan ulus-ötesi bir nasyonalist devlettir. AKP iktidarıyla birlikte gelişen ekonomik yatırımlar, yabancı sermaye, siyasal gelişmeler, siyasi kriz ve uluslararası politikalar katı merkeziyetçi Türk devletini Osmanlı’da olduğu gibi adem-i merkeziyetçi bir idari düzenlemeye doğru yönelmesini zorunda bıraktı. Devletin Kürdistan’da nasıl bir idari yapılanma istediği konusu çalışmamızın ana temasını oluşturmaktadır.

Çalışmamıza başlamadan önce ulusal hareket, devlet ve egemenlik söylemi üzerine bazı şeyleri hatırlatmak gerekir

Ulusal Hareketlerde Devlet ve Egemenlik Söylemi

Ulusal mücadele yürüten toplumsal hareketler açısından düşünüldüğünde devlet olmanın birkaç temel özelliği vardır: “Bölünmezlik” ve “süreklilik.” Diğer bir yönüyle egemenlik, bir devletin ya da işgale ve her türlü müdahaleye karşı topraklarında devlet olmayı amaçlayan ulusal bir hareketin, siyasal birliğini sağlayarak politik iktidarını ikame etmede ölçüt almak zorunda olduğu bir mücadelenin sürekliliğidir.
Bodin, egemenliği bir devletin (ya da devlet olmayı amaçlayan ulusal bir mücadelenin) mutlak ve sürekli iktidarıdır diye ifade eder. Yine Bodin’e göre politik iktidar, egemenliğini hiçbir güç ile paylaşmadığı sürece egemendir.

Birden çok egemenin olduğu bir yerde gerçek anlamda bir egemenlikten bahsedilemez. Örneğin özünde devleti amaçlayan ulusal bir hareketin, işgal edilmiş, üstüne üstlük parçalanmış topraklarını sömürgeci egemenlerle birlikte idare etmeyi göze alması, ya da kısmi toprağının rıza yoluyla da olsa düşmana terk edilmesi, amaçlanan egemenliğin bölünmesi anlamına gelir. Bu nedenle iktidarını kurumsal bir çerçeveye, hukuk düzenine ve somut düzene oturtamamış bir egemenlik, gerçek ve mutlak bir egemenlik değildir.

Çünkü egemenlik, işgale maruz kalmış bir halkın ya da istila sonrası bir milletin kendine ait bir toprak düzeninde siyasal birliğini kurabilmiş ve olası tüm gelişmelerde, istisnai durumlarda karar verebilme yetkisine sahip bir düzenin somutlaşmış halidir. Bu anlamda işgale, zulme, sömürgeci zihniyete yönelik iradi, siyasi mücadele gerçekleştiren ve devletleşmeyi ana ilke edinmiş ulusal hareketler, iç politika ve iç savaş terimleriyle (muhalif, muhalefet, gerilla, partizan, asi, terör vb.) tanımlanamazlar. Nitekim bu tür hareketlerin maksadı istibdatçısının demokratikleştirilmesi, ıslah edilmesi değil, doğrudan kendi kurumsal disiplinini inşa etmesidir. Aksi durumda bu tip hareketlerin ulusal-milli olarak tanımlanması ve ortaya koydukları mücadelenin de ulusal-milli olarak kabul edilmesi beklenemez. Kültürel, siyasal entegrasyon ya da asimilasyon anlamına gelen bu tarz bir yaklaşım, milli olanı pasifleştirir ve süreç içerisinde tamamen hiçleştirir. Diğer bir açıdan bakıldığında, millet olma iradesi entegrasyon ya da asimilasyon yoluyla değil, bizzat bu bilincinin canlandırılmasıyla mümkündür. Bu da bütün siyasal grupları aşan bir birlik olarak devleti önceleyerek meşruiyet normları yaratmış olur. Sosyal ve politik yaşamı rasyonel bir temelde düzenleme arzusunun yansımasıdır devlet.

Siyasal birliğin temel aktörü olan devletin etkin bir kurumsal yapıya dönüşümünü etkileyen en önemli özellik, bu devletin belirli bir toprak parçasında egemenliğini ikame etmesidir. Zira devlet ya da devletleşmeyi temel ölçüt edinmiş ulusal mücadele, devlet politikası gütmek zorundadır. Ulusal Kurtuluş mücadeleleri bu anlamda mekânsal (toprak) eksenlidir. Dolayısıyla ulusal mücadele işgalci zihniyetle hukuki eşitlik, demokratik birliktelik, insani kardeşlik ve siyasi oy eşitliği gibi insani ve ahlaki kavramlarla temellendirilemez. Zira topraklarında varolmaya çalışan bu hareketlerin tek bir amacı var o da milli, kültürel, dini gelenekler ve toplumsal değerler ekseninde devlet gibi egemenlik ifade eden kurumsal bir yapıyı merkezine almalarıdır. Buna göre ulusal mücadele sürdüren milliyetçi hareketin egemenlik sahası, mekân ve mekân üzerinde yaşayan sömürge güçlerle ilişkisinde temellenir. Buradaki varlığının sürekliliği için kendi halkı arasında düzeni tesis etmek ve baş gösteren siyasi, politik ve sosyal sorunlara ilişkin somut kurumsal yapılar inşa etmesi gerekir.
Türkiye’de devletin tekliği, bölünmezliği ve ulusun tekliği ve bölünmezliği Türk anayasal sisteminde mevcuttur. Çünkü diğer ulusların varlığını meşrulaştıran bir “altulus”, milliyet kavramı sözkonusu değildir. Öte taraftan cumhuriyetin tekliği ve bölünmezliği ilkesi anayasal düzeyde garanti altına alınarak hukukun olmazsa olmaz ilkesi haline getirilmiştir. Anayasanın ilk üç maddesi bu konuda gayet açıktır.
Bu tip anayasalar, tekliği ve egemen ulusun mutlaklığını benimser ve diğer milletlere kendi ulusal kimlikleriyle idari, siyasi, bölgesel bir örgütlenme, yerinden yönetime, yerel oluşumlara ve federalizme olanak tanımaz.

Cumhuriyetin tekliği ve bölünmezliği ilkesi devlete bağlı kamu ve sivil hizmetlerin de bu bölünmezliğin çerçevesinde oluşmasını sağlar. Zira Türkiye devleti ademi merkeziyete dayalı her türlü idari, siyasi ve bölgesel yapılanmaların dışında üniter ve tek merkezci bir siyasal yönetim biçimine dayanır. Bu temel ilkeler anayasanın bütününe egemen olmuştur.

Türkiye’nin coğrafi olarak yedi bölgeden oluştuğu söylenir. Bu bölgeler Avrupa’da olduğu gibi siyasi, idari, yerel ve federe bölgeler olmayıp hiçbir hukuki ve idari değeri olmayan (Marmara-Ege, Güneydoğu vb.) bölge biçimleridir. “Genel olarak bölge, ilüstü bütün çevresel birimler için kullanılır.” Bu açıdan bölge belirli ölçütleri bakımından türdeş yeryüzü parçası” veya birkaç şehri içine alan bir nitelik arz eder. Bu bakımdan Türkiye ve İran’da bölge, bir siyasi yönetim birimi olarak kabul edilmez. Çünkü Kürdlerin ne kendi yasama organları ne de kendilerini yönetebilecekleri siyasi ve hukuki yapıları vardır.

Bu nedenle bölge devletlerinin Kürd/Kürdistan isimlendirmesi siyasi ve milliyete dayalı bir ifade biçimi değil, kültürel ve sosyal bir ifade biçimidir. Diğer bir şekilde söylersek; tek ulusun egemenliğiyle şekillenmiş üniter devletlerde diğer ulusların kendi geleceğini belirleme hakkı yoktur. Dolayısıyla İran ve Türkiye’de Kürdlerin kendi geleceklerini belirleme hakları inkâr edilmiş ve Kürdistan toprakları yine bu devletler tarafından gaspedilmiştir.

Oysa federe uluslarda her ulus kendi kaderini belirleme hakkına sahip olmakla birlikte merkezi parlamentonun dışında federe parlamentolar kurma ve kendi anayasalarını belirleme, seçme hakkına haizdirler. Federe devlet, bölgesel siyasi idareler ve özerklikçi devletler gibi seçenekleri Türkiye ve İran gibi devletlerle özdeşleştirmeye kalkışmak siyaset felsefesine haksızlıktır. İran’da, Türkiye’de tek ulusun egemenliğine dayalı bir üniter devlettir.

Yukarıda Türk siyasal sisteminin tek ulusu baz alan bir egemenlik anlayışına sahip olduğunu belirtmiştik. Bu ulus gerek anayasal ve gerekse de siyasal, sosyal ve kültürel kurum ve kuruluşlarda tek milletin varlığını temel ölçüt alır. Dolayısıyla Türkiye’de ve İran’da kurucu unsur olarak milletler değil, monolitik homojenliği ifade eden tek ulusçuluğun (Fars ve Türk) varlığı esas kabul edilir. Kürdler İran’da altulus, Türkiye’de ise yok kabul edilir. Yine belirttiğimiz gibi Kürdler siyasal bir kimlik ve kurucu unsuriyet çerçevesinde tanımlanmazlar.
Bu bölümde Bölgesel devletler, siyasi bölgeler, siyasi yerel yönetimler, idari yerel yönetimler, özerklikçi devletler, bağımsızlık gibi Avrupa kamu hukukunda uzunca bir dönem tartışılan ve hatta Türkiye’de AKP iktidarıyla başlayan yerel yönetimler, ademi merkeziyetçilik, kültürel bölgeselcilik, yeni anayasa, misakı milli, üniterlik, egemenliğin bölünmezliği vb. kavramlar ve kavram tanımlamalarıyla ilgili bir dizi çalışma sunacağız.

“Memleketlerin idaresinde teşkilat ve faaliyet olmak üzere uygulanan iki idari sistem vardır: Merkeziyetçilik (merkezden yönetim) ve adem-i merkeziyetçilik (yerinden yönetim). Merkeziyette bütün selâhiyetler merkezde toplanmıştır. Atamalar, kararlar tamamıyla merkezden atanır.” Adem-i merkeziyetçilikte yargı, askeri savunma gibi siyasal yapı hariç, bunlar belirli bir yer “(şehir, kasaba veya köy) ahalisi tarafından seçilir veya bunların seçtiği bir heyet tarafından tayin olunur.”

Merkezi-Merkeziyetçi Devlet

“Merkezi devlet; devletin ve devleti oluşturan tüm görev ve fonksiyonların tamamının merkezi yönetimin elinde toplanmasını ifade eder.“ Merkeziyetçilik ilkesi, devletin örgütlenmesinde yönetimin bütünlüğü anlayışından hareketle yukarıdan aşağıya doğru bir örgütlenme biçimine haizdir. Topluma sunulan siyasi sosyal tüm hizmetler tek merkezden yürütülür ve yine idari birimler bu merkezden idare edilir. Merkeziyetçilik ilkesi, özellikle üniter devletlerin üniterlik özelliğini korumak amaçlı etnik unsurların pasifize edilmesinde önemli bir rol üstlenir. Bu açıdan merkezi devlet siyasi, iktisadi-mali, kültürel hizmetlerin neredeyse tümünü elinde tutarak egemenliği altında tuttuğu diğer milletlere karşı sıkı ve katı bir yargı denetimi oluşturur. Merkeziyetçi bir siyasal yönetimde tüm yetki ve sorumluluklar merkeze aittir ve merkezin dışında hiçbir kurum, birim ve kuruluş tek başına karar verme yetkisine sahip değildir. İdari ve bürokratik tüm işlemler merkezi hükümetin izini olmadan gerçekleşemez. Türkiye merkezi bir devlet düzenine sahiptir ve bu merkezilik algısı, Kürdlere karşı totaliter ve baskıcı bir karakter taşır. Türk anayasasında, hukuk terminolojisinde Kürdistan diye bir coğrafya ve Kürd diye bir millet vurgusu sözkonusu değildir. Bu anayasaya göre Türkiye’de yaşayan herkes Türk ve Türkiyelidir. Bu sebepledir devlet, Kürdistan’da varlığını olağanüstü hâl yasaları çerçevesinde sürdürmüştür. Zira merkeziyetçi yönetimlerde siyasal ve yargı egemenliği paylaşılmaz ve kuvvetler ayrılığına yer verilmez.

Öte taraftan federal devletler, bölgesel devletler ve özerklikçi devletlerde merkezi devlet anlayışı kısmen olsa da, bu merkezilik, toplumun kendini belirleme ilkesine karşı değildir. Irak Federe Kürd bölgesi ve Belçika gibi. Bu anlamda federal ulus (Kürdler) kendi kendini belirleme hakkına sahip siyasal varlıklardan biri kabul edilir. Bugün Güney Kürdistan Hükümeti kendi parlamentosuna, anayasasına ve yönetim biçimine sahip Ortadoğu’da tek federe devlettir. Zira Irak anayasası farklı ulusların bir araya gelerek oluşturdukları bir federal anayasa hükmündedir.

Adem-î Merkeziyetçilik ve Ademî Merkeziyetçi Devlet

Adem-î merkeziyetçi devlet ise merkezi yönetimin bazı görev ve yetkilerini diğer yönetim birimlerine (yerel yönetimler, kasabalar, özel idareler vs.) devredildiği devletlerdir. Bu tip hizmetleri yürütenler, merkezi otoriterin tüzel kişiliği ve siyasal, hukuki hiyerarşisine uygun davranırlar ve ikinci bir tüzel kişilik adı altında faaliyetlerini sürdüremezler. Bu tip yapıların siyasal kimlikleri merkezin tüzel kişiliğiyle özdeştir. Günümüzde bu ve buna benzer idari yapılar siyasal bölgesel özerk yapılarla aynı haklara sahip değildirler. Bu yönetim biçimi “daha çok etnik-dilsel azınlıkları ve yerel özgüllükleri korumak, merkezi devlet yapısının siyasal ve ekonomik bir yetersizlik durumunda kalınması, merkezi devlette görülen tıkanma ve etkisizleşme olgusu,” üniter yapının korunarak ulus devlete sorun olabilecek meselelerin çözülmesinde yardımcı olur.

Dr. Atilla Nalbant “Bölgesel Devlet: Yeni Bir Devlet Biçimi Mi?” Başlıklı çalışmasında bölgeleri dört başlık altında modelleştirmektedir:

Plan-Bölgesi; idari bölge; siyasal bölge ve kültürel bölge.

“Plan-Program Bölgeleri ve Ekonomik Bölgeselleşme”

Nalbant bu başlık altında şu tanımı yapar: “Plan bölgesi, ekonomik ve sosyolojik gerekçelerle, merkezi yönetimin bölgesel planlamaya gerek duyması nedeniyle, genellikle merkezi otoritenin idaresi altında kurulan ve yerel yönetim organlarının katkısının da alındığı bölgelerdir. Bu çerçevede, bölge, esas olarak ekonomik kalkınma planının ilüstü çevresidir” Nalbant, bu bölge tipine ilişkin ayrıntıyı 1982 Anayasası planlama işlevini düzenleyen Devlet Planlama Teşkilatını örnek vermektedir. Öte taraftan 1961 Anayasasının öngördüğü” belli kamu hizmetlerinin görülmesi amacıyla, birden çok ili içine alan çevrede, bu hizmetler için, yetki genişliğine sahip kuruluşlar meydana getirilebilir.”

AK PARTİ hükümetinin bu konuda özelliklede Kürdistan’da Bölgesel Kalkınma Ajansları, GAP gibi sulama projeleri, SODES gibi yerel eğitim projeleri ve buna benzer onlarca projeyle bölgesel kalkınma adı altında çalışmaları sözkonusudur. İster cumhuriyet öncesi Osmanlı Kürd raporları, isterse Cumhuriyet dönemi siyasi partiler, gazeteciler, sivil dernekler, vakıflar, TUSİAD, MUSİAD, TUSKON ve daha onlarca, yüzlerce kurum ve kuruluşun hazırladığı Kürd raporları olsun, Kürdistan’ın “bölgenin “ ciddi bir ekonomik ve siyasi kriz yaşadığına ( bana göre yer altı kaynaklarının kullanıma uygun hale getirilmesi) işaret edilmiştir. Ayrıca Kürdistan’da yükselen bir Kürd milliyetçiliğin olduğu vurgusu yapılmıştır.

Neredeyse tüm raporlar, merkezi devletin bazı konularda yetersiz kaldığını, merkezden yerele bütçe aktarımının devlet ekonomisine büyük zararlar verdiğini ve bölgenin kalkınması için merkezi devletin yerel yönetimler gibi uygulamalarla esnetilmesi gerektiği konusuna vurgu yapmıştır. AK PARTİ, öteden beri Türk siyasal sisteminin Kemalist paradigmayla sürdürülemeyeceğini, merkezi devletin bu şekliyle yürüyemeyeceğini ve Kürd meselesinin silahla çözülemeyeceği bilinciyle hareket etmiştir. Zannımca AK PARTİ şu an rafa kaldırılan ve hatta bir dönem Prens Sabahattin’in gündeme getirdiği ve “ülke bölünür” (burada yaratılan korku nesnesinin Kürdler olduğu bir gerçek) korkusuyla askıya alınan yerel yönetimlerde özerklik ( adem-i merkeziyetçilik) şartını uygulamaya doğru yol alıyor.

“İdari Bölge”

Nalbant “idari bölgeler iki işlevi bir arada yüklenen bölge tipleridir diye belirtir.” Bölge, mülki idare gibi genel hizmetlerin görüldüğü bir idari çevredir. Buna bağlı olarak, yetki genişliği veya planlama gibi esasları da içerir; hem de yerel topluluğun idari özerkliğinin tanındığı bir yerel yönetimdir. Bu tip bölgelerin hiçbir şekilde siyasi yetkileri olmaz. Bu tip bölge biçimlerinde hükümeti temsil eden bölge valisidir. Bu bölge tipleri ekonomik bölgeselleşmenin ana yönelişlerini de içerdiği gibi, toplumsal, kültürel alanlarda da faaliyet gösterirler.

Devam edecek…



Bu makale toplam: 8463 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:08:05:24
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad

İrfan Burulday

Yazarın Önceki Yazıları

Siyasetin 'Yeni Öznesi' Olarak 'Çokluk' Kürd Siyaseti”nin Sığlığı Ulusal Birlik, Ortak Tutum ve Kürd Siyasal Aklı Siyasal ve İdari Özerklik Bağlamında Çözüm Tartışmaları İç Yapısal Sorunlar, “Tarihin Tekerrürü” ve İstenmeyen Sonuçlar Devlet ve Ulus-Toplum Olarak Kürdler Politik Kriz ve Özyönetim Praksisi Yeni Ortadoğu’da Varolmak Statü Arayışında Siyasal Modeller ve Tıkanıklığın Derinleşmesi (I) Kürd Siyaseti Üzerine: İdealistler ve Realistler - 1 Bağımsızlık Teorisine Dönüş Ulusal Mücadele Kavşağında Yeni Lozan ve Geleceğimiz İçimizdeki Osmanlı ve İçselleştirdiğimiz “Türkiyelileşme” Türkiyelileşme ve Kürdistan’da Ulusal Siyasetin Tasfiyesi Kısa-Orta-Uzun Vadede AZADİ Hareketi ve Kürdistan’ın Geleceği –III Kürdistan’da Politik Birlik ve Çoğulcu İradenin Teşekkülü Siyaset Dışı Pirimitif Unsurlar ve Kürd Siyasetinin Geleceği Kısa-Orta-Uzun Vadede AZADİ Hareketi ve Kürdistan’ın Geleceği –II Kürdistan’da Siyasetin Türbülansı Ulusal Mücadelede Kavramlar, Hukuk ve Çelişkiler “Çözüm Süreci” ve Kürdistan Realitesinin Depolitizasyonu IŞİD İle Savaş Kürdleri Bağımsızlığa Taşıyacak mı? Kısa- Orta - Uzun Vadede AZADİ Hareketi ve Kürdistan’ın Geleceği -1 Vesayetçi Zihniyetin Kürd Siyasetine Etkileri Azadi: İnsiyatiften Harekete AZADİ Siyasallaşmaya Hazırlanıyor! Statükocu Seküler Siyasetin Açmazı ve AZADİ Hareketi Varlık Nedenimiz, Yeni Kuşaklar ve Siyasi Amacımız Gelmekte Olan Ulusal Birlik ve Kürd Siyasal Aklın Çıkmazları Çarmıhtan Bağımsızlığa Kürdler Savrulma mı, Demokratikleşme mi? Kürd Aydını Üzerine Türk Politik Kültürde Kürdler Teb’a mıdır, Ulus-Toplum mudur? Bir Siyasal Prototip Olarak “Türkiyelileşme” Türkiye'de Sendikalist Örgütlenmenin Çirkin Yüzü Kavramlar Neyi Temsil Eder? Demogojinin İflası ve Politik Aklın Bunalımı Kürd Siyasetinin Açmazları Mitleşen “Türkiyelileşme” ve Araçsallaşan Kürdistan Türk Demokrasisinde Kökkazıcılık Dindar Kürdlerde Dini, Demokratik ve Kürdistani Söylem (IV) Devletsizlik; Toplumsal, Ekonomik ve Politik Bir Kriz Hâlidir ( III ) Devletsizlik; Toplumsal, Ekonomik ve Politik Bir Kriz Hâlidir ( II ) Jeopolitik Dalgalanma ve Kürt Siyaseti Millileşmek İçin Devleti Savunmak Ulusal Birlik, Ortak Tutum ve Kürt Siyasal Aklı Bölünmüş Benlik ve Tarih Bilinci Arasında Kürdlük
x