Arat Barış: Zamanla İyileşmeyen Yaralar

Zamanla İyileşmeyen Yaralar

Arat Barış

23.04.2020, Per | 18:07

Zamanla İyileşmeyen Yaralar
Makaleyi Paylaş

Gece soğuktu.

Gece bomboştu. Ürperticiydi.

Karanlığın korkuyla buluşması sarsıcıydı.

Rüzgâr sert esiyordu. Gövdenin içinde kemikler kırılır gibiydi. Çatırdıyordu kemikler. Etinden bir parça kopararak geçip gidiyordu.

Terkedilmiş köyler, yağmalanmış, yıkılıp ateşe verilmiş kasabalar, kimsesiz şehirler geride kalmıştı. İnsan seslerinin ağıt gibi yankılandığı boşluklar kalmıştı geride.

Sabahları serçelerin kaygıdan uzak, neşeli sesleri duyulmuyordu artık.

Turna katarları havalanmıyor, ak kanatlı, kahverengi tüyleri güneşte balkıyan kartalların çığlıkları yankılanmıyordu semada.

Sarin, bu sağır sessizliğe bir anlam veremiyordu. Köyünü, evini bulabilmek ümidiyle durup durup geriye bakıyordu. Çiçeklenmiş dağlardan başka bir şey görünmüyordu. Uzun, uzak bir geçmiş gibi her şey bir anda silinmişti.

Nerede olduklarını, nereye gideceklerini bilen yoktu. Kimse konuşmuyordu. Kimse birbirine bakmıyordu.

Sarin, köyünü özlemişti. Güneşin her sabah aynalı penceresinden içeriye döküldüğü evlerini, evin önünde sonsuz ışığa uzanan, "gölge ana" diye seslendiği, sevip dert yandığı söğüt ağacını özlemişti.

Köyleri korunaklı bir tepenin üzerindeydi.

Evlerinin sağ tarafında, göğsünün ortasında kare biçiminde bir çukur olan, puhu kuşlarının, ak gerdanlı kartalların mesken tuttuğu Teyr Kayası, ön tarafta ise heybetli, kına sürülmüş gibi bal rengi bir kırmızılıkta parlayan, söğüt ağacının gövdesine benzer pütürlü yosunların sardığı Ballı Kaya vardı.

Ballı Kaya'nın üstüne çıkıp yıldızları toplama hayalleri geride kaldığı için, Sarin mutsuzdu. Yıldızları toplayıp, kapılarında sonsuz ışığa uzanan söğüt ağacının gövdesine bağlayacaktı. Gökyüzü nasılsa, pek sevdiği söğüt ağacı da gece ışıl ışıl parlayacaktı.

Sarin, rüzgârı, susuzluğu, açlığı hissetmiyordu. Hayallerinde bir dolu sevgiye, bir dolu neşeye doğru yürüyordu.

***

Açlık vardı, susuzluk vardı, yalnızlık vardı, hasret vardı, dişi dişe değdiren tanımlanamaz, tarifsiz bir korku vardı.

En amansızı korkuydu. Korku hep vardı, hiç gitmiyordu. Boş mideler kazınmaya başlayınca korkulu olan şey açlık oluyordu.

Açlık, korkunun rengine bürünerek sessiz ve yorgun kafileyi kırıp geçiriyordu. Kötülerin en kötüsüydü açlık. Yürüdükçe insanın içinden, yüreğinin en derininden bir şeyleri söküp alıyordu sanki.

Öyle bir yalnızlık, öylesine derin bir ıssızlık ki; kapılarında ekmek yiyen köpekler bile canlarını almak için diş biliyordu.

İnsan canı tatlı ya, eti de tatlıymış! Köpekler insan etiyle semirmiş adeta. Köpek sürüleri, bal arıları gibi oğul veriyordu, fakat bu bir çoğalma davranışı, fizyolojik bir üreme refleksi değildi, vahşileşme belirtisiydi. Yüzlerce köpek, cesetlere üşüşürken, kan kokusuyla didişip birbirlerini parçalıyorlardı.

Bitmeyen, sürekli artan ve azgınlaşan bir kaos vardı.

Çiçeklenip, yeşillenen dağlar, coşkun akan dereler, derelerin etrafını saran ağaçlar, ağaçsız bayırlara tutunan, küçük pembe çiçekleri bir hoş kokan gevenler, kötülükten, açlıktan, insanın insana reva gördüğü bu vahşetten habersiz yaşam vaad ediyordu.

Kafiledeki sürgünlerin yüreklerine çöken ağırlık başkaydı oysa. Hatırladıkça burunlarının ucunu sızlatan, gözlerini yaşartan şey komşularının ihanetiydi.

Biz ne ettik bunlara, bunca zamandır bunları nasıl tanımadık, içlerindeki kini nasıl görmedik?

Bunca nefreti ne ara biriktirdiler?

Sorular bitmiyordu, acıyla birlikte daha da çoğalıyordu.

***

Gündüz açlığın, susuzluğun esiri olan bedenler, karanlık bastırınca soğukla ve korkuyla mücadele ediyordu.

Gecenin bitimsiz karanlığı biraz daha koruyucuydu, birazcık da olsa huzur veriyordu.
Gündüz açlığın hırpaladığı bedenler, gece yorgun düşüp, asitin yaktığı midelerine aldırmadan uyuyabiliyordu.

Sabahın seherinde mideyi kazımaya başlayan açlık, gün kuşluk olunca dayanılmaz bir hal alıyordu. El küçülmüş, yüz kurumuş, gözler yuvalarında gizlenir gibi içeri kaçmış çocuklar, kadınlar, yaşlılar bir avuntuyla hayata tutunuyordu.

Bir tutam ot, yaş bir kök bulmak ümidiyle gözler toprağı tarıyordu sürekli. Nafile! Toprak bile düşman kesilmişti.

***

Sarin, babasının nerede olduğunu, kardeşinin neden onlara eşlik etmediğini merak ediyordu. Birkaç kere annesine sorduysa da cevap alamadı. Annesi cevap vermek yerine, kırılmış bir testiden sızar gibi gözyaşları yanaklarından süzülüp akarken, Sarin'e sıkıca sarılıp; kadersizim diyordu, ahh kadersizim...

Kadersiz ne demekti? Sarin bunu bilmiyordu. Babası olmayanlar "kadersiz" oluyordu galiba. O halde onlarla beraber yürüyen bütün çocuklar kadersizdi.

Sarin, sessiz sedasız yanlarında geçip giden, gece birbirlerine sokulup uyuyan, istemsiz ağlayan çocuklarla konuşmayı, arkadaş olmayı ne çok istiyordu! Ama hiçbiri konuşmak istemiyordu. Onlara annem gibi "kadersizim" dersem, belki cevap verirler. Bu düşünce Sarin'i mutlu etmişti.

Tıpkı evleri, kapılarında heybetli duran söğüt acı gibi, arkadaşları Azniv ile Pero'da hep hatırındaydı. İkisini de çok özlemişti. Bir hayal denizinde oyunlar oynuyor, ağız dolusu kahkaha atıp eğleniyorlardı.

***

Ana, geride bıraktığı kocasının, oğlunun acısını unutmuştu. Onlar bir şekilde başlarının çaresine bakarlardı. Ya bu sabi, sefalete doğru yol alırken bile gözleri müşfik bir saadetle parlayan kadersiz Sarin'im, o ne olacak?

Köyde herkes ona "Ana" diye hitap ettiği için, fukara adının Zeytun olduğunu hatırlamıyordu bile. Büyükler hürmetten, küçükler sevgiden ötürü, ağız dolusu gülücükler saçarak "Ana" derdi.

Zeytun ana, yürüdükçe tükeniyordu. Geçmişinden, adından, anılarından uzaklaşıyordu. Attığı her adımda biraz daha eksiliyor, biraz daha yabancılaşıyordu kendisine.

Kafileden tanıdık kimseleri yoktu. Hiç görmediği, tanımadığı insanlarla yol yürüyor, nadiren de olsa bulup, buluşturdukları azıklarını paylaşıyorlardı. Sefalet koşullarında oldukları için midir bilinmez, hiç yabancılık çekmiyordu. Kimsesiz çocukları kolluyor, hastalara el uzatıyordu Ana.

Günlerdir yürüyorlardı. Dur durak bilmeden, yemeden, içmeden yürüyorlardı. Güneşli bir günün akşamında bir ağrı geldi oturdu Zeytun ananın yüreğine. Bir ağırlık ki, sanırsın kayalar devrildi üzerine. Kırık testi su sızdırmaya başlamış, gözyaşları yanaklarından süzülüp, gerdanına, iki küçük yumak gibi asılı duran memelerine akıyordu. Kekik kokulu göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Acı dayanılmazdı.

Sarin, bir dolu gülüşle geldi oturdu yanına. Azniv diyordu, köyden bahsediyordu, evlerinin önündeki söğüt ağacından, yıldızlardan bahsediyordu. Boyuna konuşuyordu. Bir dolu gülüşle, dünyayı aydınlığa boğarak, evlerine dönecekleri günü sayıklayıp duruyordu.

Sarin konuştukça dünya kötülükten, açlıktan, susuzluktan arınıyordu. Bir hoş kokuyordu dünya.

Zeytun ana, Sarin'in bahsettiği yıldızları görüyordu. Uzatsa elini tutacakmış gibi duran yıldızları. Sarin'in hayalini kurduğu yıldızlar, yağmur misali yağıyordu. Gecenin karanlığında bir ışık denizinin içinde yüzüyordu dünya.

Nasıl vakur, ne kadar mütebessimdi... Zeytun ana ak dişlerinden balkıyan bir dolu gülüşle gözlerini araladı, titreyen cansız parmaklarını uzattı Sarin'in elini tuttu. Doğruldu, ışık denizinin içinde yürümeye başladı. Yitip gözden kaybolana kadar gidişini izledi. Yıldızlar söndü, ışık azala azala karanlığın rengini aldı.

Sarin bir başınaydı artık. Hayallerinden başka sığınacak kimsesi kalmamıştı. Hayatta kalabilirse, hayalindeki aydınlığa doğru yürümeye, oyunlar oynamaya devam edecekti. Kimbilir Azniv ile Pero'yla bile karşılaşabilirdi.

***

İlahi bir ayininin müritleri gibi herkes bitmeyen bir hasretle "su" diyordu. Her yer su istiyordu, her yan susuzluktan kavruluyordu.

Dağ taş, börtü böcek, bütün tabiat dertlerine ortaktı, bir tek çevrelerini saranlar bunu bilmiyordu.

Müfrezeler, silah tutmasını bilmeyen acemi erler, sıradan insanlar, hepsi bir olmuştu. Hepsi zalim, hepsi düşman olmuşlardı.

Henüz evlerinden ayrılmadan gelip evlerine yerleşen, mahremlerine, kilerlerine el koyan komşuları şimdi "ağlayanın malının" üzerine konmuş keyif çatarken, onlar evlerinin çok uzağında, o izsiz, yolsuz, viran ellerde ölüme yürüyorlardı.

Oysa kirveydik...

Komşuyduk...

Tandırda ekmeğimizi, harmanda rızkımızı paylaştık.

Yakışık kaldı mı bu kötülük?

***

Evlerini, seslerini, sevdiklerini, ekmeklerini bırakıp gitmelerini istediniz. Bununla da yetinmediniz, Tanrı'yı unutup ecel oldunuz o kadersizlere. Bir dünya insanı ecelsiz ölüme, açlığa, zulme boğdunuz.

Uzakta sevdikleri vardı, geride bıraktıkları, sürgünde kaybettikleri...

Koruyacak kimseleri yoktu, ne bir dost, ne tutunacak bir koyak, ne sığınacak bir orman.

Ne bir güvercin haber salsınlar, ne bir turna selam yollasınlar.

Sessiz ve kimsesizdiler.

Soykırımın son kurbanı Hrant'ın sevgili eşi Rakel'in sesine kulak verelim:

Öyle, "Kimse kalmadı... Gittiler işte. Keşke gitmeselerdi. Gittiler, bereket de gitti. Aramız iyiydi, dış güçler nifak soktular, demeyle olmuyor. Samimiyetle, yaşanılan vahşeti, ölü soyuculuğunu, mahremiyetlerin hepsinin yerle bir edilmiş olma kötücüllüğünü, o kul hakkı dediğiniz bütün hakların çiğnendiğini, malın mülkün haysiyetin yok edildiğini, hiçbir hakkın korunmadığını ikrar etmek gerekli."

Bu makale toplam: 5621 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:15:30:05
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad
x