Arat Barış: Kürt sokağında çaresizlik

Kürt sokağında çaresizlik

Kürt sokağında bir tür öğrenilmiş çaresizlik durumunun olduğunu sanırım Kürt meselesi mefhumuyla yüzleşen herkes görüyordur.

Arat Barış

11.11.2019, Pts | 00:11

Kürt sokağında çaresizlik
Makaleyi Paylaş

Pozitif psikolojinin öncüsü Martin Seligman 1975 yılında kapana kısılmış insanların durumuna ışık tutmak için köpeklerle bir deney yapar. 

Seligman, bir grup köpeği kaçmalarına imkân vermeyecek şekilde kafeslerin içine sıkıca kapatıp sık sık şok uygular. Önce hırçınlaşıp direnen, kaçmaya çalışan köpekler bir süre sonra kendilerini çaresizliğin kucağına bırakır. Bu durum köpeklerin bir şoka maruz bırakıldığında kaçma çabalarına ve isteklerine rağmen pasif bir tavır benimsediğini ortaya koymuştur.

Daha sonra kafesler köpeklerin kolayca kaçabileceği şekilde değiştirilir. Ancak köpeklerin %65'i kaçmayı bir kez daha denemez ve yere uzanıp umutsuzca sızlanmayı tercih eder. 

Seligman bu davranışı "öğrenilmiş çaresizlik" olarak tanımladı ve benzer bir sürecin insanlarda da yaşandığını belirledi. 

Arka arkaya gelen aksilikler insanlara çaresizliği, umutsuzluğu öğretiyordu. 


***


Kürt sokağında bir tür öğrenilmiş çaresizlik durumunun olduğunu sanırım Kürt meselesi mefhumuyla yüzleşen herkes görüyordur.

Bu çaresizlik, umutsuzluk ateşine odun taşımanın yanısıra korkuları da beslemekte. 

Sevinci hüzne, umudu çöküşe çeviren korkuları...

Herkesin kendi çeperinde hükümranlığa soyunarak, bireysel tatmini öncelemesi esasında bu korkunun neticesidir.

Zaman ileriye doğru akarken Kürt toplumunun neden sürekli geçmişe baktığı, geçmişte bir yerde takılıp kaldığının cevabı da çaresizlikten korkuya meyleden bu ruh halinde gizli.


***


Kürtlerin siyasi hataları zamanın telafi edebileceği kabahatlerden çok daha fazlayken, karamsarlığa sebep aramak için "düşmanlardan" söz etmeye gerek var mı bilemiyorum!

Kurban isteyen tanrılar gibi "otorite" adı altında şiddeti temel dinamik haline getiren devlet yönetimleri olabilir, ama kurban edilenleri izlemeye gidenlerin yine halk olduğunu unutmamak gerekir.

Bu davranış biçimini ahlâki açıdan düşkünlük olarak görsem de halk kitlelerinin temel bir edim olan korunma içgüdüsüyle hareket edip güçlünün yanında yer alma tercihini anlaşılabilir buluyorum.

Kimse eleştiriden münezzeh değil elbette ama bu safhada asıl eleştirilmesi gereken; her biri birer modern derebeyine dönüşen Kürt partilerinin yöneticileri ve karar alıcılarıdır.



***


"İki kadın, genç bir polisten geçişe izin vermesini istiyor.

Kucağında bebek olan 20'li yaşlardaki genç kadın ağlayarak geçmek istiyor. Kimliği yokmuş. Polisten yardımcı olmasını istiyor.

Polis, "Benden merhamet ve yardım beklemeyin. Teröristleri büyütün sonra da merhamet bekleyin. Benim teröristleri büyüten kadınlara merhametim yok. Devlete itaat eden çocuk yetiştirin ki sizlere merhamet edelim, anladınız mı?" diyor."

Bu sarsıcı diyalog, yıkıntılarında insan cesedi fışkıran Cizre'de yaşanmıştı. 

Basit bir özentiyle aklına geleni konuşan kimi PKK komutanları yaşananları "devletin Cizre'ye gömüldüğünün resmi" olarak yorumlamakta beis görmediler o dönemde. 

Tabi hakikat, onların palavralarından çok daha sarsıcıydı Kürtler için. 

Hendek olayları akıl dışı bir kalkışmaydı. Kafadan gayri müsellah bir avuç "derebeyi" yüzbinlerce insanın can güvenliğini, bütün Kürt toplumunun huzurunu tarumar ederek çaresizliğe mahkûm etti.


Devrimci halk ayaklanması, demokratik özerklik, halkların kardeşliği gibi ayağı yere basmayan "fantastik" söylemlerle, Kürt toplumunu umutsuzluk ateşine atan iradenin tutarsızlığını sorgulamak, öğrenilmiş çaresizliği anlamanın başlangıç noktasıdır bana göre.

Kürt soylularının söylemlerinde her ne kadar yaşam ve demokrasi olsa da Kürt toplumuna reva gördükleri şey, şark sofrasında ölüm oldu şimdiye kadar.

Düşünebiliyor musunuz; bir Kürt kadınının ırzına geçmeyi şeref payesi sayan, en mâkul Kürt'ün ölü Kürt olduğuna inanan ve bu uğurda akla gelmedik kötülüklere girişen insanlarla "halkların kardeşliği" paydasında buluşmak için Kürt çocukları çıra gibi toprağa düşüyor.



***


2015 yılında, Şırnak, Cizre, Silopi, Varto, Silvan, Nusaybin, Hakkari, Yüksekova ve Diyarbakır’ın kalbi olan tarihi Sur ilçesinde başlayan hendek olaylarından geriye; yanmış yıkılmış kentler, göç etmek zorunda kalan yüzbinlerce insan, sayısı bilinmeyen ölümler ve etkisi onlarca yıl silinmeyecek umutsuzluk kaldı.

500 bini aşkın kişi çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları nedeniyle yerinden yurdundan oldu. 

Kendi memleketinde evinin efendisiyken, göç ettikleri batı vilayetlerinde parya oldular. Ciddi travmalar yaşandı. İnsanlar fakirleşti, mülklerini kaybetti. 

PKK komutanlarının pervasızca "devletin Cizre'ye gömüldüğünün resmi" olarak lanse ettikleri yerde, 110 bin kişi yerlerinden oldu ve ilçe nüfusu 20 bine düştü. Yüzlerce insan hayatını kaybetti, onlarcasının akıbeti hâlâ bilinmiyor.

Cizre'deki haykırışlar arşa ulaşsa da, savaş tamtamlarıyla kahramanlık pozu verenlerin kulağına ses olmadı. "Heval su" diyenlerin acı çığlıklar gökyüzüne asılı kaldı. 

Sokağa çıkma yasağının bir yıldan fazla sürdüğü Şırnak'ta kentin 7 mahallesi neredeyse tamamen yok oldu. Kentte yaşanan yıkımlar sonucu 60 binden fazla kişi göç etmek zorunda kaldı. Ölenlerin sayısı ise istatistiki bir bilgi olarak unutuldu gitti.


***


Diğer Kürt kentlerinde de durum hiç farksız değildi. Yıkılan kentleri saran kara bulutlar kısa sürede ölümcül bir veba salgını gibi her yere yayıldı. 

Kürtlerin dünyası başına yıkılırken, bu yıkımın mimarlarından PKK komutanı Duran Kalkan şu açıklamaları yapacaktı:

“Ben öncelikle, şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyorum… Direnişi selamlıyor, başarı dileklerimi sunuyorum. Ağır bir bilanço oldu, bu düzeyde bir saldırı, doğrusunu söylemek gerekirse beklemiyorduk, yanılmışız. Düşman da olsa karşımızdaki güçlerin yine de insan olduklarını sanıyorduk…!”

Yüzlerce insanın ölümünden, yüzbinlercesinin zoraki göçünden sonra "yanılmışız" demek ne kadar kolay değil mi?

Kendi hatalarıyla yüzleşebilecek erdeme sahip olamadıkları için onlar hâlâ komutan, yaptıkları hatalardan etkilenenler ise kirli savaşa kurban oldular.


***


Dış müdahalelerden iç ihanetlere kadar toplumsal yıkıma sebep bütün olumsuzlukları yaşayan Kürtler, arka arkaya gelen aksiliklerle sürüklendikleri öğrenilmiş çaresizlik durumundan sıyrılmak durumundalar. 

Zihinleri köreltmek, duyguları sömürmek değil aksine düşünce ve eğitim metotları alanında sınırsız özgürlük vaadini gerçekleştirerek "yanılgıları" bertaraf etmeliler.

Kısa vadede bağrına taş basmakla belki üstesinden gelemeyecekler ama "taş yürekli" savaş baronlarına sırt çevirerek bunun yolunu bulabilirler.

Bu makale toplam: 16562 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:15:28:53
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad
x