Gülşen Feroğlu: Hani, savaş bize gurbet olacaktı

Ve halklara yoksulluktan başka bir şey getirmediği ispatlı savaşta ölenleri çözümsüz, öngörüsüz siyasetlerine alet eden parti liderlerinin “... kanını yerde bırakmıyoruz,.... bak 18. günü geçti, bini aştı ...” diyerek öldürülen insan sayısının çokluğuyla insanları teselli etmesinin hangi vicdana, hangi ihlal edilmemiş savaş hukukuna sığdığı mı? Bu kan gölünün ortasında basit bir teferruattan öteye geçmeyecektir.

22.02.2018, Per - 12:11

Gülşen Feroğlu: Hani, savaş bize gurbet olacaktı
Haberi Paylaş

Gula mın; bak ! gündelik hayatı çekilmez kılan; hileli gıda,  işsizlik,   sansür, adaletsizlik, ..., ..,  vari onlarca sorunu çözmeden geride yalnızca ölüm, mutsuzluk bırakan bir gün, bugün;  yine kayıp gitti işte; çok güzel olabilecekken.

Sorry... sorry... X, Y, Z kuşağı; duyamadım “tatlım Carpe diem (anı yaşa) mı” dediniz...şa.ha.ne.siniz. Televizyonda ne  mi var bu gece? “Ufak tefek cinayetler”i beğenmeyen Çukur’a mı buyursun?

Evet!  evet!  buyurun Çukur’a. Çünkü asırdır bilinmezliğiyle ürküten dipsiz bir Çukur’a atılmış Türkiye; Vartolu Sadettin’i İdris babanın varlığından habersiz oğlu  yaparak  talihini  değiştiren senaristlerden yoksun kaldığından; bir başına ve de boşuna çırpınıp duracaktı  Çukur’dan çıkmak için.

Daha çukur nedir bilmeyen Yağız da, doğduğunuz ülkenin konumu, gelişmişlik düzeyi kaderiniz olduğundan ‘kaç çocuk yaşar bunu, Ortadoğu’da doğmasa’ denilecek bir trajedinin pençesinde, eğer İsveç’te, Norveç’te doğsaydı; adı  belki Benard, belki John  olup  babası Alex’le  Louvre müzesinde Mona Lisa’nın hikayesini dinleyecekken,  6 aylıkken  babası  er Umut Bulut (21)’u   savaşta yitirecekti.

Ne M.Ö,  M.S ne orta, yeni ne milenyum ne de Mars çağının topraklarında savaşı sonlandıramadığı Ortadoğu’da; her gün onlarca insanın ölümüne de tanıklık edecek yetim Yağız;  3,5 yaşında sünnet elbisesiyle getirildiği mezarlıkta; beyaz bir mezar taşındaki renkli fotoğrafı gösterip “anne babam bu mu”nun olmaması gereken  “evet“ yanıtını duyacaktı.

Yağız’ın elini tutan, saçını okşayan  bir baba yerine; mezar  taşındaki  bir   fotoğrafın  “babası” olmasını  “tamam” la  kabulleniş ânında,  gözbebeğinden sıyrılan kırılganlığına  neden savaşla yatıp kalkan  Türkiye’de,  kim Yağız’ın derdinin dermanıdır ki?

Zira ısrar ve inatla onlarca Yağız’a, onlarca er Umut Bulut’a,  onlarca gerilla Yusuf Yaşar (Armanç Fırat )’a aynı sonu getirecek   savaş güzellemesi yapanların kılını dahi kıpırdatmayacaktır;  çağıl çağıl “savaş’a  hayır” akıtması gereken savaş mağduru  Yağız’ın   mezardaki  toprağı eşelerken “ nerde babam, nerde konuşuyor”,  “böyle yaparsam babamı mı görürüm”  konuşmaları.

Yağız, şayet  vatanında rutinleşmiş savaşta, trafik, iş kazasında, çocuk istismarında, ...,  ölüme yakalanmadan büyüyebilirse,  yıllarca  süren iç savaşın sebebi  Kürt  sorununun   diyalogla, siyasetle çözümü için silahların sustuğu;  2010 referandumunda  HDP’nin  evet demesi  için bir Bakan’nın İmralı’dan yazı getirdiği  “açılım sürecini“  tarafların nasıl boş yere harcadıklarını  öğrenecek;  babasının, onlarca askerin, gerillanın hayatının niye   bu kadar kolay gözden çıkarıldığına   akıl, sır erdiremeyecektir.

Bugün hâlâ savaşa, ölüme doymayanların kendine yazdığı kaderden kaçamayan biçare Türkiye’de; bir çocuğa   “baban”  diye  bir mezar taşının gösterileceği bir gelecek sunmanın günahından, ölen masum çocuklardan daha  mı önemliydi  kahrolası  savaş bahaneleriniz  demenin;  vatan hainliği kapsamına  alınması  onca Yağız’a  savaş  mirası hayatın, enkazını gizleyecek mi  sanıyorsunuz?

Ki ulusal,  uluslarası hangi savaş üzerinden bakarsanız bakın değişmeyen  şey;  “vatan...millet... toprak bütünlüğü” kisvesiyle ardı arkası kesilmeyen onca “kimyasal...nükleer silah depoları var”,  “IŞID’le mücadele“, “teröristlerden temizlenecek” bahaneyi yaratanların savaşı da   çıkaranlar  olduğudur. Demek ki yeter ki savaş istensin! O savaşa meşru zemin kazandıracak bir bahanenin; düşmanın yaratılacağının kanıtı da Tony Blair ‘in  “IŞİD’i biz çıkardık’, Trump ‘ın “Obama DEAŞ’ı kurdu” itiraflarıdır.

Dünde, bugünde elde silah savaşmayacakları savaşı  çıkaranlar da komşu ülkeleri işgal etmenin,  ölümün kara sevdalısı  “benim gibi düşün, davran, yaşa “ dayatmalı faşizmin ağababaları adı ..., Hitler, ..., Miloseviç...,Saddam, ..., ...,  olacak onlarca diktatörden başkası  değildir.

İşin acıtan yanıysa, tercih hakkı tanınmayarak savaşa yollananların; savaştıkları tarafından öldürülebilecekleri her günün;  bu dünyadaki son günleri olma ihtimali karşısında, göz kırpmadan insan canı almak zorunda bırakılmalarıdır.

Üstelik Kilis’te,..., Rajo’da, ...., hepsi  huzurlu bir hayat isteyen,  birbiriyle alıp vereceği olmayan insanları hayatından edeceğini bile bile; 40 yıldır TV’larda , radyolarda duyulan Şırnak’a  Efrîn’in eklendiği “’ Afrin’de ..... terörist  etkisiz hale getirildi” haberlerini  “Reis bizi Afrin’e götür”le  kutlayanlar da bilir; savaşta  atılan her bombanın, merminin; kalkan her helikopterin sadece silah tüccarlarının cebini doldurduğunu.

Sonrası her gün onca  er  Halis Koca‘nın, onca YPG’li Mihemed Hadi (Başûr Soran)ın gençliklerinin  konulduğu tabutlar... “ahhhh ... yavrum... ahhhh“ ağıtlarının ardında evlat acısının kavurduğu kalbin  dile getiremediği “neden.. ne için...değdi mi; bu savaş senin hayatından olmana” döngüsünü asla silmeyecek  “şehitler ölmez” , “şehid namırın” sloganları.

Her şehit haberi de “şerefsizler... Allahsızlar...nasıl kıydılar...” öfkesini  bileyerek   “daha... daha  intikamı”  kabartırken; onlarca er Miraç Gürhan(23)’nın annelerine “...o teröristleri, o pislikleri yok et babam... izleri kalmasını” dedirtecek, evladıyla savaşanın annesinin yüreğinin de aynı acıyla dağlanmasını istetecektir.

İşte bir anneye, başka bir annenin evladının bedeninin lime lime edilmesini istetecek gaddarlığını herkese bulaştıran savaş; taraftarlarına  ÖSO’nun  YPJ üyesi Barin Kobane’nin cansız bedenine işkence etmesinden,  YPG’nin  üsteğmen Oğuz Kaan Usta, er  Mehmet Muratdağın naaşlarını sergilemesinden; zevk aldıracak kadar merhameti de ayak altında çiğnetecektir.

İster işgalci T.C askeri, ÖSO çetesi, ister terörist YPG/PKK/SDG  tanımlayın; o tanımların arkasındaki insanı öldürme isteğinin “Kızıl Elma...Münbiç”,  “ölümüne direniş”le sürekli kılınmasının çekinmeden  ifşası; lanet olası savaşın hepimize ne yaptığının, insanlığımızı nasıl çürüttüğünün   göstergesi değilse nedir?

Türkiye’yi, Kurdistan’ı  dalga dalga saran bu ”ölelim,  öldürelim”li cinnet hali;  ..., II. Dünya savaşında, ..., ..., Vietnam’da , ..., ..., Bosna’da , ..., ..., Irak’ta , Suriye’de, her savaşta yaşanırken, ‘benim savaşım haklı, ama onun yaptığı savaşa hayır” ikilemine düşürmeyecek  duruşa sahip savaş karşıtları da  hep  ihanetle suçlanarak, terörist ilan edilecekti.

Ama hiç bir savaşta da yoktur ki sonsuza dek sürsün. O yüzden belki yarın, belki az sonra  Suriye’de, Efrîn’de olacak olan da, tüm  savaşlarda   binlerce   insan ölmeden  de yapılabilecekken yapılmayan ancak o insanlar  öldürüldükten sonra yapılan  barıştır.

Ey Türkler, Ey Kürtler!  kaçınılmaz sonun Barışın,   illaki bir gün, devletlerin el sıkışmasıyla sağlanacağını bilmenize  rağmen vazgeçemediğiniz;  kötülüğüne, yıkıcılığına dair  her şeyin de yazıldığı, söylendiği  savaşta  daha kaç neslinizi heba edeceksiniz?

Hem niye Türkiyeli Yağız’ları, Suriyeli Alya’ları umursamayan; çıkarları için strateji üstüne strateji belirleyen,  barıştan,  demokrasiden, hoşgörüden  uzaklığınızın   suçunu dahi  üstüne attığınız egoist “emperyalistlerin oyuna” gelerek,  asırlardır yalnızca aynı  toprağı değil aynı   yaşanmışlıkları; acıyı,  yoksulluğu  paylaşan  Türk,  ..., Kürt, ...,  Arap’ları  birbirlerine kırdırtıyorsunuz?

Kim dost, kim düşman bilinmeyen Ortadoğu’da “benim borum ötsün” temalı kirli satranç oyunlarında halkları piyon kullanan emperyalist ülke vatandaşlarının kanının dökülmediği bu topraklarda; iktidarından,  ana muhalefetine savaşı kutsayarak cehennemin kapısını açanlar;  her şeyin  saat 12’yi beklemeden  bal kabağına döndüğününse; farkında bile değillerdir.

Ve halklara yoksulluktan başka bir şey getirmediği ispatlı savaşta ölenleri çözümsüz, öngörüsüz siyasetlerine alet eden parti liderlerinin  “... kanını  yerde bırakmıyoruz,.... bak 18. günü geçti, bini aştı ...” diyerek öldürülen insan sayısının çokluğuyla insanları teselli etmesinin hangi vicdana,  hangi  ihlal edilmemiş savaş hukukuna sığdığı mı? Bu kan gölünün ortasında basit bir teferruattan öteye geçmeyecektir.

Dakılâ mın;  söylenmiş, söylenmemiş her şeyi, belki kimsenin okumayacağı bu satırları da anlamsız  kılan; tek farkın üzerine örtülen bayraklardaki renklerin olduğu sıra dizili tabutların bahar sessizliği;  çoktan  kaybedilen doğruları da yanına katıp götürürken artık  “ ne dökecek yaprağımız,  ne patlayacak tomurcuğumuz kaldı.....” 

Halbuki hani biz yetiştiğimizde gözyaşları dinecek Ey vatan da;  hani  savaş  da “bize gurbet” olacaktı, hani... 

Nerina Azad
Bu haber toplam: 5427 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:09:44:31
Etiketler: Gülşen Feroğlu, YPG, Afrin
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad
x